EDEBİYAT HAZİNESİ

Edebiyat Severlerin Buluştuğu Nokta!
 
AnasayfaSSSAramaÜye ListesiKullanıcı GruplarıKayıt OlGiriş yap

Paylaş | 
 

 Paralel Kirlenmeler

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek 
YazarMesaj
Erturan Elmas
Admin
avatar

Mesaj Sayısı : 93
Kayıt tarihi : 13/10/08
Yaş : 61
Nerden : Bursa

MesajKonu: Paralel Kirlenmeler   Ptsi Ekim 13, 2008 4:45 pm

PARALEL KİRLENMELER

Otomobili benzin pompasının önüne yanaştırıp kontağı kapatıyorum. Anahtarları yan koltukta oturan Cemal’e uzatırken:

–Haydi bakalım Cemal, diyorum. Eskişehir’den İznik’e kadar ben sürdüm arabayı; bundan sonra benzin de sana ait, direksiyon da…

Cemal her zamanki aptal gülüşü ve peltek sesiyle:

–Ayıpsın Dilâver ağabi, diyor. Akşam ne konuştuysak o… Araba senden, masraflar benden…

Arka koltukta tek başına oturan Gülbeyaz’a dönerek:

–Eee Gülbeyaz Hanım, diyorum. Kocanız benzin alırken biz de adımlayalım biraz; ayaklarımızın uyuşukluğu gitsin.

–İyi olur Dilâver ağabi, diye cevap veriyor Gülbeyaz.

İniyoruz arabadan. Burası İznik’in çıkışında küçük bir benzin istasyonu… İznik-Orhangazi yolunun sağında…

Cemal benzin işini hallederken asfalta doğru yan yana yürüyoruz. Yolun alt tarafındaki sahil boyunca uzanan sazlığı gösteriyorum Gülbeyaz’a:

–İşte bizim en büyük sorunumuz bu sık ve uzun kamışlar… Görüyorsun ya, göl boyları hep sazlık… Bunlar gölü çepeçevre sarar. Şimdi buradan itibaren kıyı buyunca bir kilometre yürüsek, göle girilecek dokuz-on metrelik temiz bir sahil zor buluruz.

Gülbeyaz şaşırıyor:

–Peki biz yazlık yapınca göle giremeyecek miyiz?

–Merak etme Gülbeyaz Hanım, benim arazimin altında tek kamış bile yoktur. En az üç yüz metrelik sahil pırıl pırıldır. Köyümüzün gençleri hep bizim oraya gelip yüzerler.

–Dilâver Bey, size bir şey sorabilir miyim?

Bu sefer ben şaşırıyorum ve aynı zamanda çok seviniyorum. Çünkü bana hep “ağabi” diye hitap eden Gülbeyaz ilk defa “bey” sıfatını kullanıyor.

“Dur hele!” diyorum içimden. “Galiba bu kadında iş var. Ya saflığından bu sıfatı kullandı veya çok kurnaz biri… Hitap tarzımı değiştirerek şunu bir yoklayayım.”

Işıl ışıl parlayan yeşil gözlerine bakarak:

–Tabii ki Gülbeyaz, diyorum. Her şey sorabilirsin. Beni bir arkadaşın, hatta bir sırdaşın farz et.

–Erkekler sarhoş olunca bol keseden atarak birçok söz verirler, fakat öbür gün ayılınca her şeyi unuturlar. Meselâ Cemal… Sarhoşken yüzlerce defa “Sana bilezik alacağım.” demişti ama hiçbir sözünü tutmadı.

Hitap tarzımı bir derece daha samimî hâle getirip sesime acıma duygusu katarak:

–Vah zavallım, seni bu kadar üzdü demek! diyorum.

“O da erkek mi?” demeyi düşünüyorum bir ara; ama tabii ki diyemiyorum. Daha samimî bir hitap seçerek:

–Canım benim; sen Cemal’e ne bakıyorsun? diyorum. Boş ver onu! Cemal tek kadeh rakı içince sarhoş olup saçmalıyor. Hele söyle bakalım, sözü nereye getireceksin iki gözüm?

Gülbeyaz cilveli bir gülüşle:

–Sen, diyor, akşam bizim evde Cemal’le rakı içerken yazlık ev için arsa hediye edeceğini söylemiştin ya…

“Kadın çok zeki…” diye geçiriyorum içimden. “Hitap sözü bir anda ‘sen’ oldu. İki dakikada senli benli oluverdik maşallah! Oh babam oh! Bu kadın artık kesinlikle ağabi demez bana.”

Gözlerine derin derin bakarak:

–Evet, söyledim, diye cevap veriyorum. Ne sakıncası var?

–O zaman sarhoştun, şimdi ayıksın; caymayasın diye yani…

Gülbeyaz’a daha da yaklaşmak; saçlarını ve yanaklarını iki elimle iki taraftan okşadıktan sonra burnumu boynuna yaklaştırıp teninin kokusunu almak geçiyor içimden. Daha sonra da omzunun boynuyla birleştiği yere dudaklarımı yapıştırmak… Ve o anda bu narin vücudu kollarımla sımsıkı sarmak… Tabii ki bütün bunları yapmıyorum; sadece biraz daha yaklaşmakla yetiniyorum:

–Gülüm benim, diyorum fısıltıyla. Ben Cemal miyim güzelim? Eğer sözümden caysaydım sizi buraya getirir miydim?

Işıltıyla parlıyor gözleri:

–Sağ ol, diyor. Sayende ben de gün yüzü göreceğim.

“Merak etme, ben sana ne gün yüzleri ve daha neler neler göstereceğim!” diyorum içimden.

Tatlı ve anlamlı sohbetimizi Cemal’in sesi kesiyor.

–Dilâver ağabi, diye bağırıyor uzaktan. Depo doldu, haydi…

Yine içimden: “Ulan geri zekâlı! İçine ettin sohbetin!” diyorum.

–Haydi canım, gidelim! diyorum Gülbeyaz’a.

Otomobile binerken Cemal küçük boyutlu, kırışık bir gazete atıyor arka koltuğa:

–İznik Postası, diyor; yerel gazete… Benzinciden aldım.

Gülbeyaz gazeteyi alıp manşetlere bakarken yola devam ediyoruz. Arabayı Cemal kullanıyor. Torpido gözünden, İznik’ten geçerken aldığım kutu biralardan birini çıkarıp içmeye başlıyorum:

–Sana yasak Cemal, diyorum. Sen otomobil kullanıyorsun.

–Afiyet olsun ağabi!

Koltuğa yan oturup Gülbeyaz’a dönerek:

–Kaç yıldır evlisiniz Gülbeyaz Hanım? diye soruyorum resmî bir tavırla.

Gülbeyaz da aynı resmiyetle:

–İki ay sonra on yıl olacak Dilâver Bey, diye cevap veriyor.

–Ne kadar gençsiniz!

–Ne genci Dilâver Bey? Otuz yaşıma giriyorum yakında; hatta Cemal benden beş yaş büyüktür. O daha yaşlı yani…

–Aaa, ne ayıp! Yaşlılık da nereden çıktı? Siz daha çocuksunuz çocuk! Ömrünüzün baharını yaşıyorsunuz. Bak, ben ellili yıllara merdiven dayadım ama hâlâ kendimi genç kabul ediyorum.

Gülbeyaz’la göz göze geliyoruz bir an:

“Tam öpülüp okşanacak yaştasın ama öpüp okşayacak erkek nerede?” diyorum. Tabii bu sözleri hep içimden söylüyorum. Uzun bir yudum daha alıyorum biramdan.

–Dilâver Bey, diyor cıvıltılı sesiyle.

–Buyurun Gülbeyaz Hanım, diyorum ciddi bir tavırla.

–İki yüz elli metre kare arsa bir yazlık için az değil mi? Siz bize beş yüz metre kare verseniz; biz de evin çevresine güller, çiçekler eksek, birkaç da meyve fidanı diksek… Annemden üç beş kuruş alıp size öderim borcumu.

–Ne demek Gülbeyaz! diyorum. O kadarcık arsanın lâfı mı olur? Verdim gitti. Üstelik para da istemem; madem bir iyilik yapıyoruz tam yapalım.

Göz ucuyla Cemal’e bakıyorum. Yüzüne bir sevinç dalgası yayılırken:

–Allah razı olsun Dilâver ağabi, diyor.

Gülbeyaz’a dönüyorum tekrar:

–Benim orada on dönümlük bahçem ve en az iki dönüm boş arsam var Gülbeyaz. Bana komşu lâzım komşu! Gerçi köy yakın, sekiz yüz metre mesafede ama akşamları tek başıma canım sıkılır. Boşuna mı ev alma, komşu al demişler? Eh, sen de ara sıra bana bir çorbacık pişirirsin; öyle değil mi?

–Tabii ki! Bak göreceksiniz, kendi bahçemden topladığım sebzelerle ne güzel yemekler yapacağım size! Oraya yazlık yapmak kaça mal olur Dilâver Bey?

–Sizi bilmem ama emekli ikramiyem kuruşu kuruşuna bankada duruyor. Ben o parayla iki kat ev yaparım; üçüncü kat da boydan boya teras olur. Siz de prefabrik bir şey kondurursunuz artık. On bin liraya halledersiniz işi.

Çocuk gibi ellerini çırpıyor Gülbeyaz:

–Ne güzel, ne güzel! Biraz annem verir, biraz da Cemal bankadan kredi çeker…

–Akşamları bizim terasta toplanıp balık ızgara yaparız. Sonra da güneş kavuşurken göl manzarasını izleyerek çekeriz kafaları. Tamam mı Cemal? Çeker miyiz kafaları?

–Ayıpsın ağabi, çekmez miyiz hiç?

–Valla, diye söze karışıyor Gülbeyaz; ben bile içerim birkaç kadeh!

“İç tabii!” diye geçiriyorum içimden. “İçince daha tatlı olursun. Bu şapşal da iki kadehten sonra sızıp kalır bir köşede; meydan bize kalır, başlarız güreşe.”

–Buraları cennet gibi Dilâver ağabi, diyor Cemal.

–Elbette, baksanıza şu tabiatın güzelliğine! Yolun üst tarafında üzüm bağları, zeytin bahçeleri… Her tarafta bin bir çeşit meyve, rengârenk çiçekler, yemyeşil otlar… Alt tarafta ise muhteşem İznik Gölü…

–Ay vallahi çok heyecanlandım, diyor Gülbeyaz. Sizin arsaya ne kadar yolumuz kaldı?

–Yirmi dakika sonra oradayız. İznik’le Orhangazi’nin tam ortasında… İznik ve Orhangazi’den başka, bu gölün kıyısında otuza yakın köy vardır. Az sonra göl kıyısında kurulu olan Çakırca köyünden geçeceğiz. Daha sonra Boyalıca köyünden… Sonra da bizim köy… Fakat bizim köy sahilde değil, dağın eteğindedir.

–Ne bitmez yolmuş; meraktan çatlayacağım!

–Merak edecek bir şey yok Gülbeyaz… İçinde yüz elli civarında yetişmiş zeytin fidanı olan bir bahçe… Göle sıfır… Sahile yakın olan iki dönümlük kısmı yabanî otlarla ve dikenlerle kaplı… Bu çalılığın altında da masmavi göl uzanıyor. Biz bu çalılığı temizleyip villaları oraya dikeceğiz.

Yine el çırpıyor Gülbeyaz:

–Ne güzel, ne güzel!

“Ne güzel diyen dilini yesinler senin!” diyorum. Tabii ki içimden…

Gülbeyaz’la ilgili mahrem hayaller kurarak biramı içip bitiriyorum. Boş kutuyu pencereden fırlatınca Cemal:

–Doğayı kirletiyorsun Dilâver ağabi, diyor tebessüm ederek.

–Ne kirletmesi Cemal? Boş bir kutuyla doğa mı kirlenirmiş? Toprak harıl harıl çalışan bir kimyacıdır; altı ayda çürütür o kutuyu. Doğa kendisini korur, merak etme.

Çakırca köyünden geçiyoruz. Buradaki evler hep bahçe içinde ve en fazla iki katlı… Her evin en az bir duvarını asma dalları sarmış. Asmalarda yemyeşil, taptaze yapraklar… Üzüm yaprağı görüntülü evler… Evlerin önü ise üzüm çardaklı…

–Dilâver Bey, diyerek sessizliği bozuyor Gülbeyaz.

Geri dönüp:

–Buyur Gülbeyaz Hanım, diyorum.

Gülbeyaz, iki ön koltuk arasına eğik vaziyette yaklaşarak:

–Eşinizle barışacak mısınız? diye soruyor.

Tam algılayamıyorum kadının sorusunu. Blûzunun üst düğmesini açmış çünkü; adeta burun buruna ve nefes nefeseyiz. Başımı beş–altı santim uzatsam dudak dudağa geleceğiz. Gözlerimi diri göğüslerinden ayıramıyorum. Nicedir hasret kaldığım kadın kokuları hücum ediyor burnuma.

–Efendim, anlayamadım.

Kadın nereye baktığımı gördüğü halde toparlanmak bir yana daha da eğilerek tekrarlıyor sorusunu:

–Eşinizle barışacak mısınız, diye sordum. Öyle bir söylenti var da…

Ellerimin terlediğini ve titrediğini hissediyorum. İşin kötüsü sağ elimin beynimin kontrolünden çıkarak yavaş yavaş kalktığını fark ediyorum. Bu isyankâr elin, gözlerimin çivilendiği yere girmek üzere olduğu zannına kapılıyorum bir an. Telâşla irkilip öne dönüyor ve yola bakıyorum.

“Oğlum Dilâver!” diyorum kendi kendime. “Eline, beline, diline sahip ol! Şimdi sırası mı? Bu kadın da az kurnaz değilmiş ha! Benden daha çapkınmış şırfıntı! Tabi, Dilâver Beyde para çok; üç daire, bir dükkân, on iki dönüm zeytin bahçesi… Kirada oturan bir işçinin karısı olmaktansa… Yağma yok Gülbeyaz Hanım; evliliği aklından bile geçirme… Sen bana kendini koklatırsın, ben de sana paramı…”

Fakat mantıklı düşünüyorum ve hafifçe ondan yana dönerek duymak istediği cevabı veriyorum:

–Ne barışması Gülbeyaz? Biz resmen boşandık. Ona da, kızıma da birer daire verdim; çekip gittiler. Sizinle şunun şurasında üç aylık komşuluğumuz var. Sen o gudubeti hiç görmedin. Onu bir tanısaydın bu soruyu kesinlikle sormazdın. İki dünya bir araya gelse o çirkef kadınla tekrar evlenmem. O defter benim için kapanmıştır. Artık hayatıma beyaz bir sayfa açacağım. Gönlüme göre birisini bulup evleneceğim.

Gülbeyaz’ın yüzüne bir mutluluk dalgasının yayıldığını görüyorum o anda. Geniş bir nefes alıp koltuğa yaslanıyor.

Ter içinde kalmışım; kâğıt peçeteyle alnımdaki terleri siliyor ve önümüzde kıvrım kıvrım uzanan yola bakıyorum. Sessizce yol alıyoruz. Gülbeyaz yerel gazeteyi okuyor, Cemal dikkatle arabayı sürüyor, ben de Gülbeyaz’la ilgili yasak hayallere dalıyorum.

(Devamı var)
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör http://erturanelmas.megabb.com
Erturan Elmas
Admin
avatar

Mesaj Sayısı : 93
Kayıt tarihi : 13/10/08
Yaş : 61
Nerden : Bursa

MesajKonu: Paralel Kirlenmeler   Ptsi Ekim 13, 2008 4:46 pm

Şimdi Boyalıca köyü sırtındayız. Burada göl manzarası harikadır. Uzun ve yemyeşil kamışların halelediği elips şeklindeki İznik Gölü, adeta ayağınızın altına serilmiştir. Orada, Samanlı ile Katırlı dağlarının arasında, bir zümrüt gibi parıldar göl. Güneş; artık gökte değildir, bu zümrüdün tam ortasına düşmüştür. Sudaki güneşin çevresinde ak köpüklü dalgacıklar titreşir durur. Güneşin sudaki yansıması, yakamozlanan gölün parıltısı gözlerinizi alır. Gözleriniz şimdi büyülenmiştir; bu manzara haricinde başka bir şey görmeniz mümkün değildir.

–Yavaş sür arabayı Cemal, diyorum. Muhteşem İznik Gölünü seyret. Dünyanın hiçbir yerinde böylesine bir güzellik göremezsiniz.

Şimdi birinci viteste gidiyoruz ve manzaranın tadını çıkarıyoruz.

–İşte bizim gölümüz, diyorum gururla. Dünyanın en temiz gölüdür burası. Çocukluğumda, az sonra gideceğimiz tarlaya sebze ekerdik de testimizi gölden doldururduk. Günde birkaç defa göle girer, doyasıya yüzer ve su içerdim. Gölümüzde ilik, dikence, gördek, sazan, yayın dediğimiz nefis balıklar yetişirdi. Hatta bahar aylarında, tam bu mevsimde, ilik balıkları sahile vurur, onları elle dahi yakalayabilirdik. Babamın ufacık bir kepçeyle, yarım saat içinde iki sandık ilik balığı yakaladığını hatırlıyorum. Yiyemediğimiz balıkları tuzlayıp küplere basar, kışın yerdik. Eee, hiç konuşmuyorsunuz; beğendiniz mi gölü?

–Masal gibi, diyor Gülbeyaz.

Cemal’inse gözleri parlıyor.

–Söyleyecek bir lâf bulamıyorum Dilâver ağabi! Allah böyle güzellikler de yaratmış demek!

–Bas gaza artık, diyorum. Beş dakika sonra, villa yapacağımız cennete kavuşacağız.

Otomobil beşinci vitese geçtiğinde göl manzarası sona eriyor, şimdi iki tarafı da zeytin ağaçlarıyla çevrili, dümdüz ve geniş bir asfalt yolda hızla ilerliyoruz. Tahmin ettiğim gibi beş dakika sonra ulaşıyoruz varacağımız yere. Cemal, benim uyarımla arabayı durdurup sağ tarafta uygun bir yere park ediyor.

–İşte, diyorum yolun altındaki ağaçları göstererek; burası amcaoğlunun bahçesi… Alt tarafta da bizim zeytinlik var.

Zeytin ağaçlarının altında, yeşilin bin bir tonuna sahip diz boyu otlara basa basa ilerliyoruz. Beyaz yaprakları ve sarı göbekleriyle yeşili süsleyen papatyalar… Otların arasından fırlamış gibi duran boynu bükük gelincikler… Bir renk cümbüşü sarmış her yanı. Tabiatın dinginliğindeki huzur, ağaçların ve otların doğal ahenginde uyum bir anda tüm yorgunluğumu alıyor. Burnuma kekik kokuları geliyor; derin derin ciğerlerime çekiyorum temiz havayı.

Kısa ve sessiz bir yürüyüşten sonra baba yadigârı biricik bahçeme geliyoruz. Fidanlar büyümüş, boyları üç buçuk-dört metreye ulaşmış. Dalları fesleğen gibi, yaprakları taze ve canlı…

–İşte burası, diyorum. Bu fidanları yirmi yıl önce, sağ olsun, amcaoğlu dikti. Ben buraya en son dört yıl önce gelmiştim. Bahçeyi o sürer, fidanlara o bakar, zeytinleri de o toplar. Her yıl bir teneke yağla beş teneke zeytin gönderir bana. Bir zamanlar sadece sebze ekmeye yarayan boş tarla onun sayesinde zeytin bahçesi hâline geldi. Yazlık yapacağımız arsa ise hemen aşağıda.

Yavaş yavaş yürüyoruz. Zeytin fidanlarının bitip de sadece yabanî otların yetiştiği kumluk alanın başında birkaç meyve fidanı karşılıyor bizi. Yerini sevmiş, adeta ağaca dönüşmüş bir erik fidanı; cılız kalmış şeftali, elma, kiraz fidanlarına tepeden bakıyor. Yeşil yaprakları arasındaki süt erikleri iri iri parlıyor. Birkaç tane koparıp Gülbeyaz’a uzatırken:

–İşte bahçenizin ilk meyveleri, diyorum. Yiyin birkaç tane.

–Ben birkaç erikle doymam Dilâver ağabi, diyor Cemal. Eskişehir’e de götürmek için toplayabilir miyim?

–Topla topla, diyorum; ağaç sizin…

–Ay ne obursun Cemal, diyor Gülbeyaz; ben sahili görmek istiyordum.

–Siz gidin, ben ceplerimi doldurayım, arkanızdan gelirim.

–İyi o zaman, biz gidelim Dilâver Bey!

Dikenlere, pıtraklara, ısırganlara dikkat ederek, yabanî otların arasından ağır ağır yürüyoruz. Şaşkınım: “Ulan Cemal, ulan Cemal!” diye geçiriyorum içimden. ”Yoksa sen de mi gizli bir planın parçasısın? Karınla fikir birliği edip kumpas mı kurdunuz bana? Vay kurnaz vay! Aramızdaki gerçek aptal ben miyim yoksa?”

–Dilâver! diyen bir kuş cıvıltısı duyuyorum yanı başımda.

Gülbeyaz’a dönüyorum. Blûzunun ikinci düğmesini de açmış, kırıtarak bakıyor. Gülbeyaz’ın bu hâlini görünce geri dönüp Cemal’e bakıyorum bir an. Cemal başka âlemde… Ağacın üst dallarındaki erikleri zıplayarak toplamaya çalışıyor.

Onun bu çocuksu hâlini görünce “Bu şapşal hiçbir planın içinde olamaz!” diye düşünüyorum. “Plan yapsalar ne yazar ki? Arsayı veririm ama tapuyu asla… Yok öyle üç kuruşa beş köfte!” Böyle düşününce rahatlıyorum ve derin bir nefes alarak:

–Söyle yavrum, diyorum.

Gülbeyaz önümüzdeki boş araziyi gösteriyor:

–Buradaki arsa çok geniş, en az iki dönüm boş yer var. Bize beş yüz metre kare az değil mi?

–Valla ben metre kareden anlamam tatlım, bu geniş arsa sadece ikimize ait. Ortadan bir çizgi çekeriz, istediğin tarafı alırsın. Artık beş yüz mü olur, bin mi olur orasını bilemem.

Cilveli bir gülüşle:

–Teşekkür ederim, diyor.

Yan yana yürüyoruz. Gözlerim iki düğmesi açık blûzun yakaları arasındaki göğüs çatalında… Sağ elimle belini kavramayı düşünüyorum bir an ama sabrediyorum. Çünkü yirmi metre sonra hafif bir yokuştan inip sahile ulaşınca Cemal’in görüş alanından çıkacağız.

“Kiraz dudakların tadına bakmak için birkaç dakika yeter!” diyorum kendi kendime.

–Niçin bebeğiniz olmadı Gülbeyaz? diye soruyorum. Kusur sende mi, yoksa Cemal’de mi?

Şaşırıyor bir an; kızarıp bozarıyor. Utangaç bir eda ile:

–Galiba Cemal’de…

“Sen benimle bir gece yat, bak nasıl hamile kalacaksın.” diyorum. Diyorum ama içimden…

–Göreceksin bak, bu yazlık sana çok uğurlu gelecek. Yazlığı yapıp taşınalım, en kısa zamanda bebeğiniz olacak.

Yan gözle bana bakarken anlamlı anlamlı kıkırdıyor. Sahile inip Cemal’in görüş alanından çıkmadan önce bir daha arkaya bakıyorum. Cemal dünyadan habersiz, ağaca çıkıyor. Sahile iniyoruz; Cemal gözükmüyor artık. Etrafı son defa kolaçan ediyorum; kimsecikler yok. Sağ elimin tersiyle dudaklarımı kurulayarak son hazırlığımı yapıyorum. Fakat Gülbeyaz’ın bir sözü, tüm hayallerimi alt üst ediyor:

–Dilâver, pis bir koku var burada.

–Ne kokusu?

Hızlı hızlı ve kesik kesik nefes alarak algılamaya çalışıyorum. Gerçekten pis bir koku var.

–Allah’ın köylüleri! diyorum öfkeyle. Köpek leşi atmışlardır bu güzelim sahile.

Gülbeyaz eliyle burun deliklerini tıkayarak:

–Hayır, bu lâğım kokusuna benziyor, diyor.

–Evet, haklısın! Sol taraftan geliyor koku. Gel hele, bir bakalım şuraya!

Kokunun geldiği tarafa doğru, burnumuzu tıkayarak ilerliyoruz. İş anlaşılıyor. Çalıların içinde, en az otuz santim çapında bir künk fark ediyoruz. Künkten kurşunî renkte bir suyun gürül gürül çıkıp göle karıştığını görüyoruz.

–Allah kahretsin! Lâğım bu, kaçalım buradan! diyorum.

Hızlı adımlarla epeyce uzaklaşıyoruz. Bir ara Gülbeyaz’ın:

–Cemal’in aldığı İznik gazetesinde bir haber okumuştum ama o güzel manzarayı görünce inanmamıştım, dediğini duyuyorum.

–Neymiş o haber?

–Gölde yüzmek tehlikeliymiş; suda koli basili varmış.

–Ne kolisi, ne basili be kardeşim! Bak, koku azaldı. On metre sonra kokudan eser kalmayacak. Biz de o tarafa hiç gitmez, bu taraflarda yüzeriz.

–Gölün suyu fabrika atıkları yüzünden kanserojen madde içeriyormuş.

Birden sinirlenip duruyorum. Yürümekte olan Gülbeyaz’ı elinden tutup kendime doğru çekiyorum:

–Dur biraz, çek şu ellerini burnundan. Derin derin nefes al bakalım… Hah şöyle! Var mı koku?

Birkaç defa nefes alıp veriyor, koku hissetmeyince yüzüne renk geliyor biraz.

–Evet, hiç koku kalmadı.

–Bak şu göle! Şu maviliğe, şu güzelliğe bak! Tek bir köyün atık sularıyla kirlenir mi koca göl? Devede kulak!

–Ama bu gölün çevresinde otuz köy var demiştiniz daha önce. Ayrıca Orhangazi tarafında göle yakın yerlerde birçok fabrika varmış. Hem baksana şu sahile; ne kadar pis!

Malını yüksek fiyata satmaya çalışan emlâkçi gibiyim:

–Evet haklısın, diyorum; sahilde kırık şişeler, pis poşetler, paslanmış teneke parçaları var ama; üç kamyon kum dökersek harika bir kumsal olur burası.

Gülbeyaz’ın, alt düğmeyi iliklediğini fark ediyorum o an; telâşlanıyorum.

–Dizlerime kadar da olsa göle gireceğim ben; çocukluğumu yaşayacağım bir daha. Haydi, sen de çıkar ayakkabılarını, benimle gel; Gör bak, su ne kadar temiz!

–Ben üşürüm Dilâver Bey, diyor Gülbeyaz. Siz girin, belki sonra ben de gelirim.

Ayakkabılarımı ve çoraplarımı çıkarıyorum, paçalarımı sıvayıp yavaş yavaş suya giriyorum. Suyun içinde kırık bira şişeleri; tenekeden, plastikten yapılmış küçük kola kutuları görüyorum. Yavaş ve çok dikkatli adım atıyorum. Gölde hiç balık yok. Gölün durgun yüzeyinde kamış yaprakları, kurbağa pislikleri, çer çöp, siyah ve beyaz plastik poşetler yüzüyor. Zemin yemyeşil yosun… O kadar yosunlu ki bastığım yerler, suyun dibini göremeyince daha fazla ilerlemiyorum. Boyalıca köyü tepesinde gördüğümüz manzarayla taban tabana zıt bir göldeyim şimdi. Gözlerime inanamıyorum; son bir dakikada gördüklerim bir kâbus olmalı.

–Aman Allah’ım! diye mırıldanıyorum. Bu göl, o göl değil! Bu sular çocukluğumun o saf ve billûr suları değil!

Etrafa bakıyorum birkaç saniye. Samanlı ve Katırlı dağları arasında bir gölceğiz… Kıyısında iki ilçe, otuz köy ve fabrikalar… Lâğım suları ve kimyasal atıklar… İşte bizim kuşak…

Bir an durgun sudaki yansımamı görüyorum: Kırış kırış bir alın, gözlerin altında iri ve çirkin torbalar, kocaman bir göbek… Gözlerimi kaçırıyorum bu görüntüden.

–Aman Allah’ım! diyorum tekrar. Bu göl, o göl değil ama; ben de o çocuk değilim! O tertemiz bedenini, o tertemiz sulara salıveren çocuk ben değilim.

Gözlerimden birkaç damla yaş akıyor gölün kirli sularına. Fakat çok iyi biliyorum ki bu gözyaşları ne beni ne de gölü arındırabilir.

O an Gülbeyaz’ın:

–Dilâver ağabi, ben Cemal’in yanına gidiyorum, dediğini işitiyorum.

(Son)

Erturan Elmas
Bursa / 2008
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör http://erturanelmas.megabb.com
 
Paralel Kirlenmeler
Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
EDEBİYAT HAZİNESİ :: Erturan Elmas'ın Eserleri :: Hikayeler-
Buraya geçin: