EDEBİYAT HAZİNESİ

Edebiyat Severlerin Buluştuğu Nokta!
 
AnasayfaSSSAramaÜye ListesiKullanıcı GruplarıKayıt OlGiriş yap

Paylaş | 
 

 IŞILDAK MANGASI

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek 
YazarMesaj
Erturan Elmas
Admin
avatar

Mesaj Sayısı : 93
Kayıt tarihi : 13/10/08
Yaş : 61
Nerden : Bursa

MesajKonu: IŞILDAK MANGASI   Ptsi Ekim 13, 2008 5:33 pm

IŞILDAK MANGASI

(Üç perdelik oyun)

BİRİNCİ PERDE

BİRİNCİ SAHNE

FONDAN SES: 21 Şubat 1915. Çanakkale, Çan…

(Perde açılır. Köyde bir ev önü… Karşıda tek katlı bir evin duvarı, solda giriş kapısı, sağ tarafta pencere, duvar dibinde yaygısız, tahtadan yapılmış, uzun bir sedir; dağ ön planda kısa kısa kesilip istiflenmiş odunlar… Zehra bir kütüğün üstüne diklemesine odun koymuş baltayla ikiye bölmeye çalışmaktadır.)

ESMA: (Kapıyı açıp evin önüne çıkar.) Sen delirdin mi kız? Bırak o baltayı bakalım!..

ZEHRA: Bi şey olmaz ana, korkma!

ESMA: (Baltayı Zehra’dan alır.) Bu kadar tez canlı olma kızım. Karnın burnunda senin… Geç şu sedire, otur hanım hanımcık!

ZEHRA: Utanıyom ana, ev işlerini hep sen yapıyon, bana hiç iş yaptırmıyon.

ESMA: Senin işin torunuma kazak örmek… (Sediri gösterir.) Bak, şişlerle yünler seni bekliyo… Hadi, geç şuraya. (Baltayla odunu parçalar, Zehra sedire geçip örgüye başlar.)

ZEHRA: Bu yıl bahar erken geldi ana, erikler şimdiden çiçeğe durdu.

ESMA: Buna yalancı bahar derler a kızım! Güneşe bakıp aldanma. Bir bakarsın yarın kar yağmış.

ZEHRA: Mehmet geç kalmadı mı ana? Bu saate kadar gelmesi gerekmez miydi?

ESMA: (Öne doğru ilerler, ayakuçlarında yükselip elini siper ederek uzakları gözlüyormuş gibi seyircilere bakar.) Çok uzakta bir karaltı görülüyo ama kim olduğunu seçemiyom.

ZEHRA: (Esma’nın yanına gelip bakar.) Mehmet’e benzemiyo, kim ola ki?

ESMA: (Kestiği odunları toplar.) Akşam vakti bu yolda olsa olsa deli Kazo dolaşır. İş istiyodun, al sana iş… (Odun parçalarını Zehra’nın kucağı koyar.) Az önce maşınkayı yaktıydım, çıralar tutuştuysa odunları atıver.

ZEHRA: (Odunlarla eve girerken) Peki ana…

ESMA: (İstif edilmiş odunlardan birkaç tane alıp, diklemesine koyarak yarmaya çalışırken) Ah Yusuf ah!.. Şimdi sen olacaktın ki!.. Kesilmedik odun mu kalırdı burda? Ne talihsiz başım varmış!

ZEHRA: (Kapıdan sahneye gelir.) Yoruldunsa bırak ana, Mehmet on dakkada bir sürü odun parçalar.

ESMA: Yorgunluktan değil kızım… Benimki yakınmak değil, benimki hasret… Mehmet ne yapsın? Üç hanenin yükü omzuna binmiş Mehmet’imin. (Odun yığınını göstererek) Bu odunların ağzı olsa da konuşsa… Bunları kesmek için az mı dağa gidip geldi evlâdım!..

ZEHRA: (Sahnenin önüne gelip uzaklara bakar gibi yaparken) Bilirim ana bilirim… Aaa, karaltı kaybolmuş!.

ESMA: (Zehra gibi bakarak) Dedim ya, deli Kazo işte. Oturmuştur bir ağaç dibine.

ZEHRA: Nerde kaldı bu?

ESMA: Korkma kızım, bi şey olmaz benim oğluma. Onun ne hasmı vardır, ne de kanlısı… Melek gibidir benim oğlum. Bi gayfeye oturmuş gayfe içiyodur arkadaşlarıyla.

ZEHRA: Köyde arkadaşı mı kaldı ana? Herkes cepheye gitti.

AYŞE: (Seksek oynayarak soldan girer.) Ananeee, dayım geldi mi?

ESMA: Bağırma kız, n’apçen dayını?

AYŞE: Köyden un getircekti ya!.. Anam maşınkayı tutuşturdu, lokum yapacakmış, un istiyo.

ESMA: Nerdeyse gelir, biz de onu bekliyoz. (Baltayla işine devam ederken) Siz şöyle kenara geçin bakalım, yongalar bi yerinize sıçramasın. (Zehra sedire oturup örgüsüne devam eder. Ayşe bir ileri bir geri giderek seksek oynamaya devam eder. Öfkeli) Kızım, ne dedim sana!.. Ya yengenin yanına geçip otur, ya da eve girip ısın.

AYŞE: Hava soğuk değil ki anane!...

ESMA: O zaman yengenin yanına geç.

AYŞE: (Zehra’nın yanına oturur.) Yenge, bu kazağı kime örüyon?

ZEHRA: Bebeğe…

ESMA: Yusuf’a Kızım, Yusuf’a…

ZEHRA: Aman anaaa!.. Fatma teyzenin yalanlarına mı inanıyon?

ESMA: Ne yalanı kız? Fatma kadının her dediği çıkar.

ZEHRA: Bebeğin kız mı erkek mi olacağını kimse bilemez…

ESMA: Başkaları için bi şey diyemem ama Fatma kadın bilir. Sen buraya başka köyden geldin, Fatma kadını tanımazsın. Karın şişip de bebek altı aylık oldu mu Fatma kadın şıppadanak anlar. Bugüne kadar yanıldığı hiç görülmemiştir. Seninki nerdeyse yedi aylık oldu. Göreceksin bak, nur topu gibi bir erkek torun vereceksin bana.

ZEHRA: Eli ayağı düzgün olsun da…

AYŞE: Zehra yenge, bebek bize bi şey getircek mi?

ZEHRA: Getirmez mi kız? Helbet getircek.

AYŞE: Neler getircek peki?

ZEHRA: Şeker getircek, fıstık getircek, oyuncak bebek getircek.

ESMA: Zehra, kızım; maşınka tutuşmuştur, üstünde ıhlamur vardı, ısındıysa getir de içelim.

ZEHRA: (Örgüyü bırakıp eve girerken) Tamam ana…

ESMA: Maşınkanın gözüne birkaç da patates soğan at, yavaş yavaş közlenir.

ZEHRA: (İçerden) Peki ana…

AYŞE: Anane, babamla Yusuf dedem öbür dünyada buluşmuştur değil mi?

ESMA: (Baltayla oduna vururken) Buluşmuştur kızım.

AYŞE: İkisi de cennettedir değil mi?

ESMA: Ona ne şüphe kızım? Helbette ki cennetteler. Şehitler sorgusuz sualsiz cennete girer.

AYŞE: Allah’a yalvarsam, dua etsem onları bana gösterir mi?

ESMA: Gösterir ama, anca rüyada…

AYŞE: Ben de rüyada diyom zaten.

ESMA: Gösterir kızım.

AYŞE: (Ellerini göğe açarak) Allah’ım, yarabbim; babamı da dedemi de çok az hatırlıyom, onlara doyamadım Allah’ım; ne olur göster bana onları!.. Rüyamda, azıcık; ne olur Allah’ım!..

ZEHRA: (Elinde tepsi, tepside çaydanlık, bardak ve şekerle gelir. Ayşe’nin saçlarını okşayıp yanağından öper.) Ah, benim garip yavrum!..

AYŞE: Yusuf doğduktan sonra da beni sevcen mi yenge?

ZEHRA: Hiç sevmem mi kız? O nasıl söz? Helbet ki sevcem. Yusuf’u da nerden çıkardın sen?

AYŞE: Ananem diyo. İlle erkek olcak, Yusuf yüzlü olcak diyo… Yusuf yüzlü ne demek yenge?

ZEHRA: (Bardaklara ıhlamur koyarken) Senin gibi güzel yüzlü demektir.

ESMA: Ayrıca yiğit, güçlü, mert, cömert demektir. Tıpkı dedesi gibi olcak benim torunum.

ZEHRA: Gel ana, bi bardak ıhlamur iç de için ısınsın.

ESMA: (Ayşe’nin yanına oturup uzaklara bakarak) Hep bi erkek torunumuz olsun istediydik ama olmadı.

ZEHRA: Bunda üzülcek ne var ana? Dört tane güzel mi güzel kız torunun var. Eli ayağı düzgün olsun da…

ESMA: Kız doğuracan da onun hazırlığını mı yapıyon? Niçin ikide bir eli ayağı düzgün olsun diyon? Erkek çocuk doğuramam desene.

ZEHRA: Orasını Allah bilir ana…

ESMA: Şaka kızım şaka!.. Her şeyin başı sağlık…

ZEHRA: Her şakanın altında bir gerçek vardır derler.

ESMA: Erkek evlât takıntısı rahmetliden kaldı bana. Onu tanısaydın sen de çok severdin. Yiğit mi yiğit, yakışıklı mı yakışıklı, cömert mi cömert bi insandı rahmetli. (Kapıyı göstererek) Aha şu kapıdan sığmazdı da eğilerek geçerdi. Buraya şahin tepesi derdi. Köye tepeden bakan, insanlardan uzak bir tepe… Kaç defa “Herif herif, benim burada canım sıkılıyo.” dedim. “Fakire fukaraya birkaç dönüm arsa ver de, gelip buraya ev yapsınlar; benim de birkaç komşum olsun.” dedim ama dinletemedim. Bu arazi, bu tepe ona babasından, babasına da dedesinden kalmış. Hep bir hayali vardı. “Beş-altı tane oğlum olcak, bu tepenin her köşesine konak gibi evler yaptırcam, en ortada da benim evim olcak, burada küçük bir hükümdarlık kurcam.” derdi. Torunları ceviz, kestane, elma ağaçlarıyla dolu bu tepede sere serpe büyüyecekti hayalince. Ama olmadı. Üst üste tam dört tane kızımız oldu.

ZEHRA: Rahmetlinin hayali gerçekleşmiş sayılır. Kızlarının ikisi yabana gitmiş ama ikisi de yanında. Şahin tepesinde şimdi üç ev var. Dört tane de torun var; az mı? Beşincisi de yolda…

ESMA: Hep erkek evlâdım olsun derdi rahmetli. Neden sonra Mehmet doğdu. Biricik oğlunu gözü gibi korur, her istediğini alır, kılına halel getirmezdi.

ZEHRA: Bilirim ana, Mehmet anlatır durur. Eee, ne de olsa bir evin bir oğlu.

ESMA: Gençliğinde yıllarca askerlik yaptıydı. Trablusgarp yenilgisinden sonra Balkan harbi patlak verdi. Yedekleri de askere çağırdılar. (Ağlamaklı) Ah Balkanlar aah!.. Nice Anadolu evlâdını yedi bitirdi!.. Kocam Balkanlara gittiğinde Mehmet’im on yedi yaşındaydı; mürvetini göremedi oğlumun.

ZEHRA: Ya kızların n’apsın ana? Biri genç yaşta dul kaldı, diğeri ise kaç yıldır asker yolu gözler. Baksana Ayşeciğe, kuzu gibi oturur yanında, babasız büyür zavallı!..

MEHMET: (Soldan girer, elleri paltosunun cebindedir. Sert) Size odun kesmeyin, ben keserim demedim mi?

ESMA: Nerden geliyon oğlum?

MEHMET: (Ortadaki kütüğü, baltayı, odunları toplarken) Dağdan geliyom, köye möye gitmedim.

ESMA: Hani Çolak Ağadan un alcaktın?

MEHMET: Dedim ya ana, köye gitmedim; un mun yok.

ESMA: (Zehra’ya) Kızım, kilerde birkaç okka un kaldıydı, yarısını bi tencereye boşalt, Ayşe’ye ver, götürsün anasına.

ZEHRA: Peki ana.(Ayşe’ye) Gel peşimden bakalım. (Ayşe’yle eve girerler.)

ESMA: (Mehmet’e yaklaşır) N’oldu oğlum, biri canını mı sıktı? Bir şey söyleyen mi oldu?

MEHMET: Daha ne olsun ana!.. Sayende adımız korkağa çıktı.

ESMA: (Mehmet’in kolundan çekerek) Gel bakalım şöyle, bi ıhlamur iç; güzel güzel konuşalım.

MEHMET: (Kolunu kurtarıp yerdeki odunları toplamaya devam eder. Sinirli) Benim gibi insanların bu torakların ekmeğini yemeğe hakkı var mı? Bu toprakların suyunu içmek bana helâl mi?

ESMA: O nasıl söz oğlum? Ne kusurun varmış senin?

MEHMET: Daha ne kusurum olacak ana? Köyde eli silâh tutan herkes asker oldu, ben buralarda yatıyom.

AYŞE: Kapıdan girer. Anane, ben gidiyom.

ESMA: (Bakmadan) Güle güle, güle güle…

(Ayşe elinde tencereyle seke seke soldan çıkar, Zehra eşikte gizlice Esma’yla Mehmet’i dinler.)

(Devamı var)
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör http://erturanelmas.megabb.com
Erturan Elmas
Admin
avatar

Mesaj Sayısı : 93
Kayıt tarihi : 13/10/08
Yaş : 61
Nerden : Bursa

MesajKonu: IŞILDAK MANGASI   Ptsi Ekim 13, 2008 5:34 pm

ESMA: Sen şehit oğlusun, bi evin bi oğlusun… Bu tepede üç hane var, erkek olarak sadece sen kaldın. Tabii ki gitmiycen askere. Biraz da başkaları korusun memleketi.

MEHMET: Erkekmiş!.. (Kendisini gösterip alay ederek) Ne erkek ya!.. Korkakların şahı…

ZEHRA:(Sahneye girerek) Senin korkak olmadığını cümle âlem biliyo, kimmiş sana korkak diyen?

MEHMET: Sen de mi Zehra? Sen bari beni anla!

ZEHRA: (Yaklaşır, yalvarırcasına) Anam haklı Mehmet, sen üç hanenin tek erkeğisin, askere gitmek sana düşmez.

ESMA: Devlet sana bu hakkı tanımış oğlum. Baban şehit, eniştenin biri şehit, öbürü de cephede… Üç hane de senin eline bakarız. Sen de askere gidersen bize kim bakacak?

MEHMET: Size bakan ben miyim ki? Rızkı veren Allah’tır.

ESMA: Bu odunları kim kesecek, tarlayı kim sürecek?

MEHMET: Anlamıyon ana, anlamıyon… Geçin şöyle bakalım, oturun karşıma. (Esma’yı ve Zehra’yı kollarından tutup sedire oturtur, karşılarına geçerek) Biz Çanakkale’nin Çan kasabasının köyünde oturmuyoz mu?

ESMA: Oturuyoz, eee?

MEHMET: Çanakkale hemen burnumuzun dibinde değil mi?

ZEHRA: Dibinde… N’olmuş peki?

MEHMET: İki gün önce, yani 19 Şubatta Boğaz’da neler olmuş, duydunuz mu?

ESMA: Duymadık a oğlum, neler olmuş?

MEHMET: (Esma’nın dizleri dibine çökerek) İngiliz savaş gemileri, ayrıca Fransız zırhlıları Boğaz’ın girişindeki tabyaları ağır toplarla perişan etmiş ana!.. Savaş gemilerinden, tayyarelerden atılan bombalar sonucunda Ertuğrul ve Orhaniye tabyaları ayrıca Kumkale sırtları yerle bir olmuş.

ESMA: Birkaç bomba atmışlardır kayalara a oğlum!.. Ne çıkar bundan? Hem bu olaylardan sana ne?

MEHMET: (Kızgın) Ne demek sana ne? Bu nasıl lâf ana? Düşmanlar ta İngiltere’den, Fransa’dan, Hindistan’dan, Avustralya’dan ha bire asker yığıyormuş Boğaz’a. Limni adası vıgır vıgır düşman askeriyle doluymuş. Ege denizinde, Boğaz’ın karşısında askerle dolu yüzlerce gemi varmış.

ESMA: Osmanlı da buna bir tedbir düşünmüştür herhâlde!..

MEHMET: İşte bütün mesele de bu ana! Hükümet ta Kars’tan, Ardahan’dan, Sinop’tan, yurdun her köşesinden asker getiriyo Çanakkale’ye. Eli silâh tutanlar, gönüllüler trenle, atla, eşekle veya yürüyerek seller gibi akın ediyo Boğaz’a. Ya ben? Ben ne yapıyom? Bağırsam sesimi duyurabileceğim Çanakkale’ye gidemiyom. İngilizler Çanakkale’yi geçerse ne olur biliyon mu ana?

ESMA: Ne olur ki yavrum?

MEHMET: Önce buraya gelirler ana. Ne evimiz, ne köyümüz, ne Çan, ne de Çanakkale kalır. Tek kurtuluşumuz onları Boğaz’da durdurmaktır.

ESMA: Sen mi durduracan? (Bağırır) Düşmanı durdurmak sana mı kaldı?

MEHMET: Anadolu’nun her yerinden gönüllüler geliyomuş ana. Yaşlısı, genci, tahsillisi, cahili… Ben niçin gidemiyom ana? Yarından tezi yok kasabaya inip askerliğe başlıyom.

ESMA: Ben imza vermezsem gidemezsin.

ZEHRA: Evet gidemezsin.

MEHMET: Bak Zehra, kafamı bozma!.. Bugün köye niçin gitmedim biliyon mu?

ZEHRA: Biliyom, salağın biri korkak demiş.

MEHMET: Ne korkağı? Tam köye giriyodum ki deli Kazo’yla karşılaştım. Dedi Kazo ne dedi bana biliyonuz mu?

ESMA: Deli Kazo ne diyebilir ki?

MEHMET: (Taklit ederek) “Nereye gidiyon kancık Meemet?” dedi.(Sessizlik) Duydunuz mu heey? Deli Kazo’nun bile diline düşmüşüz. Sırf senin yüzünden adımız kancığa çıktı ana!..

ESMA: Adı üstünde oğlum, deli Kazo bu… Her şey söyler. Sen onun sözlerine kulak asma.

MEHMET: Delidir delidir ama kasabada konuşulan her şeyi işitir.

ZEHRA: Senin erkek mi kancık mı olduğunu en iyi ben bilirim.

MEHMET: (Çok öfkeli, vurmak için davranıp son anda vazgeçer.) Bana bak, kapa çeneni, yoksa gebertirim!..

ZEHRA: (Mehmet’in ayaklarına kapanır.) Biz senin iyiliğini istiyoz Mehmet, sen bizim tek dayanağımızsın.

MEHMET: (Zehra’yı kaldırıp sedire oturtur) Bak Zehra, yarın bir oğlum olacak, sokakta çocuklarla oynayacak, arkadaşlarından biri ona kancığın oğlu derse ne yapacan? Ne cevap verecen oğluna? Ben oğlumun yüzüne nasıl bakacam? Ana ana, sen her yerde şehit karısıyım diye övünmez misin? Niçin cevap vermiyon? Konuşsana!..

ESMA? Ne konuşayım a oğul?

MEHMET: Şehit karısıyım diye her yerde övünürsün öyle değil mi?

ESMA: Yetti artık, şehit karısıyım ama şehit anası olmak istemiyom!

ZEHRA: Bir evden bir şehit yeter.

MEHMET: Ayrıca askere gitmek ölmek mi demek?

ESMA: Savaş var a oğlum…

MEHMET: Savaş var ki askere gitmek istiyom. Savaşa giden herkesin ölmesi gerekir diye bir kanun mu var? Bakarsın savaş kısa sürer.

ESMA: Köye gitme bir daha. Kimse görmesin seni. Un almaya ben giderim.

MEHMET: Bir bakarsın yaralanmışım, anlı şanlı bir gazi olarak dönmüşüm köyüme.

ZEHRA: Sen hep evde otur, hiç dışarı çıkma, biz her şeyi yaparız.

MEHMET: O zaman ikiniz de benimle övünürsünüz. Doğacak çocuğuma da arkadaşları Gazi Mehmet’in oğlu der.

ZEHRA: Ben herkese “Mehmet bizim köye gitti.” derim.

MEHMET: (Haykırır.) Kesin bee!.. (Koşa koşa eve girer, kadınlar şaşkın şaşkın bakışırlar. Mehmet av tüfeğiyle çıkar.) Bir kümese girip saklan demediğiniz kaldı. Allah’a yemin ediyom bu tüfekle ya düşmanları vururum ya da kendimi. (Tüfeğin namlusunu çenesine dayar.)

ESMA: Sen deli misin oğlum, bırak şunu!..

ZEHRA: (Yerinden kalkıp Mehmet’e yaklaşırken) Mehmet, yalvarırım bırak tüfeği!

MEHMET: Kıpırdama! Otur oraya, anamın yanına otur. Size bir tek sorum var.

ESMA: Tamam oğlum, tamam; sakin ol!

ZEHRA: (Oturmuş durumda) Hadi sor bakalım.

MEHMET: Dininize imanınıza doğru cevap vereceksiniz tamam mı?

ESMA, ZEHRA: Tamam…

MEHMET: Bir insan; oğluna, kocasına veya babasına kancık lâkabının mı verilmesini ister, yoksa ona gazi denilmesinden mi hoşlanır?

ESMA, ZEHRA: (Bakışırlar, çaresiz ve kısık sesle) Gazi…

MEHMET: (Sevinçli) O kadar!.. İş bitmiştir. (Annesini ve eşini yanaklarından öper.) İkinize de söz veriyom, babamın intikamını mutlaka alacam, sağ salim dönecem.

ESMA: Bebeğin doğumuna da az kaldıydı. Bebek doğduktan sonra gitseydin bari!..

MEHMET: Zehra’nın karnını okşayarak) Oğlum beni uslu uslu beklesin. İkinize de söz veriyom oğlum doğduğu gün burada olacam.
(Perde iner.)

(Devamı var)
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör http://erturanelmas.megabb.com
Erturan Elmas
Admin
avatar

Mesaj Sayısı : 93
Kayıt tarihi : 13/10/08
Yaş : 61
Nerden : Bursa

MesajKonu: IŞILDAK MANGASI   Ptsi Ekim 13, 2008 5:36 pm

İKİNCİ SAHNE

FONDAN SES: Bir hafta sonra… 28 Şubat 1915… Çanakkale Boğazı sırtları…

ÇAVUŞ: (Sağdan girer. Yanında getirdiği küçük bir tahta masayı perdenin önüne koyar. Masanın üzerindeki tozları üfleyerek siler. Yine sağdan çıkıp bir sürahi, bardak, hokka, divit ve bir defter getirip masaya yerleştirir. Bir sandalye getirip masanın yanına koyar. Yüksek sesle bağırır.) Şimdi komutan gelecek. Ben sizin adınızı seslenince buraya gelip asker gibi selâm verin tamam mı?

DIŞARIDAN SESLER: Tamam çavuşum!

ÇAVUŞ: (Kızgın) Tamam yok, çavuş yok! Emredersin komutanım var!

DIŞARIDAN SESLER: Emredersin komutanım!..

ÇAVUŞ: Selâm verdikten sonra komutanın karşısında hazrol vaziyetinde duracaksınız. Hiç kıpırdamadan dikileceksiniz tamam mı?

DIŞARIDAN SESLER: Tamam çavuşum.

ÇAVUŞ: (Çok öfkeli) Tamam yok, çavuş yook! Emredersin komutanım var.

DIŞARIDAN SESLER: Emredersin komutanım.

ÇAVUŞ: (Sağdan çıkar, dışarıdan ses duyulur.) Yeni gelen gönüllüler emir ve görüşlerinize hazırdır komutanım!

TEĞMEN: (Sahneye gelir, sandalyeye oturur, arkasından gelen Çavuş’a) Çağır şunları bakalım!..

ÇAVUŞ: (Teğmen’in bir adım ilerisinde, arka planda durur.) Emredersin komutanım. (Yüksek sesle) Hasan oğlu Bican!

BİCAN: (Sol ayağı aksayarak girer. Sivil kıyafetlidir. Askerce selâm verir.) Hasan oğlu Bican; Hınıs-Erzurum; emir ve görüşlerinize hazırım komutanım.

TEĞMEN: (Tepeden tırnağa süzerek) Sen babam yaşında bir adamsın Hasan oğlu, ayrıca galiba sakatsın.

BİCAN: Evelallah dincim komutanım!.. Balkan harbinde aldığım gaza yarası silâh kullanmama engel değildir.

TEĞMEN: Niçin ve nasıl geldin buralara Hasan oğlu?

BİCAN: Çanakkale’ye canımdan can göndermişem komutanım. Onu görmeye, ona yardım etmeye gelmişem.

TEĞMEN: Anlayamadım. O dediğin kimdir?

BİCAN: Oğlumdur komutanım. Burada askerdir.

TEĞMEN: Yani şimdi şu cehennemin ortasında işi gücü bırakıp senin oğlunu mu arayacağız? Burada en az yüz bin asker, bir o kadar da gönüllü var.

BİCAN: Hayır komutanım! Ta Erzurum’dan buraya kadar gelmişken savaşayım, birkaç kefereyi de ben haklayayım dedim. Kader bu ya, belki oğlumu da görürüm.

TEĞMEN: Peki oğlun hangi alayda, hangi taburda bilir misin?

BİCAN: Hiç bilmem komutanım. Üç ay önce ondan bir mektup almıştım. Mektubunda Malatya’dan Çanakkale’ye gidiyoz diyodu. Bütün bildiğim bu…

TEĞMEN: Peki Erzurum’da eşin, çocukların yok mu?

BİCAN: Eşim sizlere ömür komutanım. İki kızım vardır, onlar da evlenip yabana gitmiştir. Evde tek başıma kalmışam.

TEĞMEN: (Önündeki deftere bir şeyler yazar.) Peki, seni benim bölüğe kaydediyorum. Çavuş, sonradan nüfusa katıtlı olduğu şehri, kasabayı vesaireyi yazarsın evraklara. Bican’a ağır görevler verme!

ÇAVUŞ: Emredersin komutanım! Diğerlerini çağırayım mı?

TEĞMEN: Çağır bakalım.

ÇAVUŞ: (Bağırarak) Hüseyin oğlu Galip!

GALİP: (Çok şişman, genç; sırtında bir heybeyle, sallana sallana gelir.) Selâm ün aleyküm!

ÇAVUŞ: (Kızgın) Askeeer!

GALİP: Özür dilerim Çavuş, unuttum.

ÇAVUŞ: (Yüksek ses tonuyla) Özür dilerim yok, unuttum yook!

TEĞMEN: (Gülümseyerek) Tamam Çavuş tamam, bağırma delikanlıya. Yavaş yavaş her şeyi öğrenecek. Selâmı da öğrenecek, askerliği de… Yaklaş bakalım Galip, sen nerelisin?

GALİP: (İki adım yaklaşıp acemice asker selâmı verir.) Hüseyin oğlu Galip, Biga’nın köylerinden… (Elindeki evrakları uzatır.) Her şey burada yazıyo komutanım. Sülüsümü aldım.

TEĞMEN: Seni nasıl asker yaptılar Galip? Çok şişmansın sen. Askerliğe elverişli değilsin.

GALİP: Askerlik şubesinde de böyle demişlerdi. Hatta çürüğe çıkarmışlardı beni.

TEĞMEN: Peki bu sülüsü nasıl verdiler sana?

GALİP: Bir kurnazlık düşündüm komutanım.

TEĞMEN: Peki ne düşündün, ne yaptın? Anlat bakalım!..

GALİP: On gün boyunca bir dilim ekmekten başka bir şey yemedim, sadece su içtim. Tam on okka zayıflamışım. Tekrar şubeye gidip çürük kararına itiraz dilekçesi verdim.

TEĞMEN: Eee, sonra ne oldu?

GALİP: Beni tekrar tarttılar ve asker olabileceğimi söylediler.

TEĞMEN: Fakat hiç zayıflamış hâlin yok.

GALİP: Sülüsümü alınca on günlük açlığın acısını çıkardım komutanım.

TEĞMEN: Verdiğin on okkayı geri aldın yani…

GALİP: Hepsini almadım komutanım, yarım okka noksan. Onu da inşallah bu akşam…

TEĞMEN: (Evraklara bir şeyler yazarken sözünü kesip) Peki heybende ne var?

GALİP: Peynir, kuru üzüm, kuru incir, kayısı…

TEĞMEN: Maşallah!.. Kır sefasına mı geldin be adam?

GALİP: Özür dilerim komutanım.

ÇAVUŞ: (Bağırır.) Özür dilerim yok, emredersin komutanım var!..

TEĞMEN: (Çavuş’a dönerek) Çavuş, Galip’in getirdiği nevaleleri mangadaki askerlere eşit şekilde dağıtacaksın. Diğer askerlere ne kadar tayın verirsen Galip’e de o kadar vereceksin. Ne yapıp edip bu askeri zayıflatacaksın tamam mı?

ÇAVUŞ: Emredersin komutanım!..

TEĞMEN: Bak Galip, çok yakında savaş kızışacak. Bombardıman esnasında, göğüs göğüse savaşlarda çok çevik olman gerekir. Bir an önce zayıflaman gerekiyor tamam mı?

GALİP: Tamam komutanım.

ÇAVUŞ: (Bağırarak) Tamam yok, emredersin var’

GALİP: Emredersin komutanım.

TEĞMEN: Diğerini çağır Çavuş.

ÇAVUŞ: Emredersin komutanım. (Galip’e) Bican’ın yanına geç. (Bağırır.) Yahya oğlu Hakkı!...

HAKKI: (Elinde bir valizle girer, acemice selâm verirken) Yahya oğlu Hakkı benim. (Teğmene) Nasılsınız beyefendi?

ÇAVUŞ: (Çok kızgın) Beyefendi yok, nasılsın yok; emredersin komutanım var!..

TEĞMEN: Gel bakalım Hakkı, sen efendi birine benziyorsun; kimsin, necisin?

HAKKI: İzmitliyim komutanım. İstanbul’da tıbbiye öğrencisiyim.

HAKKI: Ne oldu peki, tıbbiyeden attılar mı seni?

HAKKI: Hayır komutanım; fakültedeki kaydımı dondurup savaşa geldim.

TEĞMEN: Birkaç yıl daha okuyup doktor olsaydın memlekete daha faydalı olmaz mıydın?

HAKKI: Çanakkale geçilip de memleketim işgal edilirse doktorluğun ne kıymeti kalır? Yaşıtlarım burada telef olurken tahsili ne yapayım? Anadolu’mu istilâ eden keferelere mi doktorluk yapacağım?

TEĞMEN: Aferin Hakkı!.. Bu vatan ancak sizin gibi vatanseverler sayesinde kurtulur. Elindeki valizde ne var?

HAKKI: Birkaç pomat, haplar, cerrahî malzemeler… Lâzım olur diye…

TEĞMEN: İyi düşünmüşsün asker. Öyle çok lâzım olacak ki sen de şaşıracaksın. Kıyametin kopmasına az kaldı. (Çavuşa dönerek) Diğerlerini de çağır Çavuş!

ÇAVUŞ: (Bağırır.) Tahir oğlu Çakır!

ÇAKIR: (Ürkek vaziyette girer, acemice selâm verir.) Emredersin komutanım!

TEĞMEN: Sen kimsin ya? Ne arıyorsun burada?

ÇAKIR; Tahir oğlu Çakır… Samsun Havzalıyım komutanım.

TEĞMEN: Senin yaşın küçük değil mi?

ÇAKIR: On sekizimden gün aldım komutanım.

TEĞMEN: Seni askere nasıl aldılar peki?

ÇAKIR: Aldılar komutanım. (Elindeki evrakları uzatarak) Bak, sülüsüm burada.

TEĞMEN: (Evrakları inceler.) Tamam, kabul etmişler ama sen çok küçüksün. Bu sülüsü nasıl verdiler sana?

ÇAKIR: Yalvarıp yakardım, kabul ettirdim komutanım.

TEĞMEN: Niçin yalvardın peki? İki sene sonra askere gelsen olmaz mıydı?

ÇAKIR: Bir kızı sevdim komutanım.

TEĞMEN: Anlamadım.

ÇAKIR: Bir kıza âşık oldum…

TEĞMEN: Olabilir, ne çıkar bundan? Bir kıza âşık olmakla askerliğin ne alâkası var?

ÇAKIR: İstemeye gittik. Elif’in babası “Ben askerliğini yapmamış adama kız vermem.” demiş.

TEĞMEN: (Tebessüm ederek) Eee, sonra?

ÇAKIR: İşte bu sebepten geldim komutanım. Hem duydum ki yedi düvel Çanakkale’ye birikmiştir; biz ne güne duruyoz deyip geldim.

TEĞMEN: Yani askerliği yapıp bir an önce Elif’e kavuşmak için geldin öyle mi?

ÇAKIR: Aynen öyle komutanım.

TEĞMEN: Allah sonumuzu hayretsin!.. Allah’ım sen bu asil millete yardım et! Çavuş diğerlerini çağır.

ÇAVUŞ: Ozan oğlu Ozan!..

OZAN: (Elinde sazla girer. Sazı tüfek gibi omzuna koyarak) Ozan oğlu Ozan Malatya, emir ve görüşlerinize hazırım komutanım!

TEĞMEN: Omzundaki şey nedir senin?

OZAN: Bağlamadır komutanım.

TEĞMEN: Ne yapacaksın onu? Sen buraya cümbüşe mi geldin?

OZAN: Hayır komutanım, düşmanla savaşmaya geldim.

TEĞMEN: Peki niçin sazını da getirdin?

OZAN: O benim can yoldaşımdır komutanım, sırdaşımdır. Ben onsuz edemem. Kendimi bildim bileli biz ikimiz bir bütünüz.

TEĞMEN: Peki sülüsün nerede?

OZAN:Sülüsüm yoktur komutanım. Benim mesleğim ozanlıktır. Adım da Ozan’dır. Babam da ozanmış, dedem de… Ben köy köy, kasaba kasaba gezer; şiirler okur, türküler söylerim. Yolum Çanakkale’ye düştü. Burada bir türkü dinlemişim ki sorma!.. Beni can evimden vurmuştur. O türküyü duyunca dayanamadım, kardaşlarıma yardım etmek için kendimi cephede buldum. İzin verirseniz ben de savaşmak isterim.

TEĞMEN: Verdim gitti… Hele hangi türküyü duydun? Bize de söyle bakalım!..


OZAN: Hem çalıp ham söyleyebilir miyim komutanım?

TEĞMEN: Tabi tabi, nasıl rahat edersen öyle söyle.

OZAN: (Bağdaş kurarak oturur, saz eşliğinde söyler.) Çanakkale içinde aynalı çarşı / Ana ben gidiyom düşmana karşı/ Of oof, gençliğim eyvah! / Çanakkale içinde vurdular beni / Ölmeden mezara koydular beni / Of oof, gençliğim eyvah!

TEĞMEN: Yeter Ozan yeter, hepimizi ağlatacaksın. İnşallah sizin kaderiniz böyle olmaz!

OZAN: (Kalkarken) İnşallah komutanım!

ÇAVUŞ: (Yüksek sesle) İnşallah yok, emredersin komutanım var.

OZAN: Emredersin komutanım.

TEĞMEN: Çavuş, diğerlerini çağır.

ÇAVUŞ: Bir kişi kaldı komutanım.

TEĞMEN: Çağır gelsin.

ÇAVUŞ: Şehit oğlu Mehmet!

MEHMET: (Girer, av tüfeği sırtında selâm verir.) Şehit Yusuf oğlu Mehmet… Çanakkale, Çan… Emir ve görüşlerinize hazırım komutanım. (Evrakları verir.)

TEĞMEN: (Evrakları inceledikten sonra) Hele şükür, istediğimiz gibi bir asker namzedi… Baban nerede şehit oldu Mehmet?

MEHMET: Balkan harbinde komutanım.

TEĞMEN: İşte sana fırsat!.. Babana lâyık bir delikanlı olduğunu göster bakalım.

MEHMET: Sırf onun için gelmişim komutanım.

TEĞMEN: Sırtındaki nedir?

MEHMET: Av tüfeğidir komutanım.

TEĞMEN: Ne işe yarar ki o? Burada mavzer kullanacaksın.

MEHMET: Ordunun silâhı ve cephanesi kısıtlıymış diye duydum. Belki işe yarar diye getirdim. Bu meretin dolusu bir kişiyi, boşu yüz kişiyi korkutur komutanım.

TEĞMEN: Peki delikanlı, geç bakalım sıraya. (Yerinden kalkar.) Arkadaşlar, düşmanlar aylardan beri hazırlık yapıyor. Çok yakında Çanakkale Boğazı’nı gemilerle geçmeye çalışacaklar. Bizim görevimiz onların Boğaz’dan geçmesine engel olmaktır. Eğer engel olamazsak soluğu İstanbul’da alırlar. Karadeniz’de Ruslarla birleşirler. İstanbul ile Anadolu’nun ilişkisi kesilince Anadolu rahatlıkla işgal edilir. Eğer düşmanları burada durdurabilirsek muharebeyi kazandık demektir. Savaşı kazanmanın yolu uyanık olmak, emirlere uymak ve kahramanca savaşmaktır.

Aranızda yaş bakımından benden büyükler var. Fakat askerlikte ast-üst ilişkisi yaşla ilgili değil, rütbeyle ilgilidir. Siz altı kişilik küçük bir manga oldunuz. Ben sizi eksik manga diye çağıracağım. Sizin komutanınız Çavuştur. Onun her dediğine harfiyen uyacaksınız. Size uzun uzun temel eğitim vermeye vaktimiz yok. Bir hafta içinde tüfek kullanmayı, size verilecek silâhların bakımını yapmayı, yakın muharebe tekniklerini öğreneceksiniz. Bir hafta sonra size fiilî görevler vereceğim. Günde altı saat uyku, iki saat yemek ve ihtiyaç molası… Bunların haricinde tam on altı saat talim yapacak, vücudunuzdaki hamlığı atacaksınız. Anlaşıldı mı?

ASKERLER: (Alçak sesle) Anlaşıldı.

ÇAVUŞ: (Haykırır) Yüksek sesle cevap verin. Anlaşıldı komutanım deyin!..

ASKERLER: (Yüksek sesle) Anlaşıldı komutanım!..

TEĞMEN: Çavuş, bunlara elbise ve postal ayarla… Hemen talime başla. Bir hafta mermi vermek yok. (Sağdan çıkar.)

ÇAVUŞ: Emredersin komutanım… Çakır, sen masanın üstündekileri, Mehmet sen masayı, Hakkı sen de sandalyeyi al. Hepiniz peşimden gelin.

(Söylenilen yapılır; askerler Çavuşun peşinden soldan çıkar.)

(Devamı var)
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör http://erturanelmas.megabb.com
Erturan Elmas
Admin
avatar

Mesaj Sayısı : 93
Kayıt tarihi : 13/10/08
Yaş : 61
Nerden : Bursa

MesajKonu: IŞILDAK MANGASI   Ptsi Ekim 13, 2008 5:37 pm

ÜÇÜNCÜ SAHNE

FONDAN SES: Bir hafta sonra… 6 Mart 1915… Çanakkale Boğazı sırtlarında bir tepe…

(Dekor: Sağ arka planda askerî çadır, çadırın sol tarafında yüksekçe bir gözcü kulesi; kütükler, kayalar, çalılar… Sol ön planda kum torbalarından yapılmış bir siper… Perde açılınca, Çavuş önde, askerler arkada soldan girerler. Çavuş sahnenin ortasında kalır. Düdükle tempo tutmaktadır. Askerler sert adımlarla yürürken yüksek ses tonuyla slogan atarlar.)

ASKERLER: Her şey va-tan i-çin, Her şey va-tan i-çin… (Sağdan çıkarlar.

ÇAVUŞ: Bölüüük dur! (Sesler kesilir.) Geriye dön! (Sahne dışından, askerlerin geri dönerken çıkardıkları ayak sesleri gelir. ) Uygun adım, marş!.. Sol, sağ, sol, sağ, sol, sağ… (Askerler sahnenin ortasına gelince) Bölüüük, dur!.. (Askerler durur.) Yürüyüş kararı sayılacak… Say!.. Sol, sağ, sol, sağ… (Yerinde saymaya devam edilirken Çavuş aşağıdaki marşın dizelerini yüksek ses tonuyla söyler, askerler tekrar ederler.) Allah Allah, bu ne iştir.

ASKERLER: Allah Allah, bu ne iştir.

ÇAVUŞ: Anne evlât yetiştir.

ASKERLER: Anne evlât yetiştir.

ÇAVUŞ: Düşmanların kafasını / Tüfeğimle ezeyim.

ASKERLER: Düşmanların kafasını / Tüfeğimle ezeyim.

(Marşın devamı aynı şekilde söylenir.)

Yastığımız kara toprak / Yorganımız yapraktan… Ölürüz de vazgeçmeyiz / Ay yıldızlı bayraktan…

ÇAVUŞ: (Marş bitince) Rahat!.. (Askerler rahat pozisyonu alır.)

GALİP: Artık yemek yiyebiliriz değil mi çavuşum?

ÇAVUŞ: (Bağırır.) Çavuşum yok!

ÇAKIR: (Çavuşu taklit ederek) Komutanım var!

ÇAVUŞ: Kes sesini tüysüz oğlan!..

ÇAKIR: (Taklit ederek) Tüysüz oğlan yok, emret komutanım var!

(Askerler gülüşür.)

GALİP: Hadi be Çavuşum, ne olur yemek yiyelim!

ÇAVUŞ: Yemekten sonra kahve de istersin sen.

GALİP: Önce yemek yiyelim, sonrasını düşünürüz.

ÇAKIR: (Muzipçe) Sonrası yok, düşünürüz yok; emredersin komutanım var!..

ÇAVUŞ: (Kızgın) Hazır ol!.. (Askerler hazrola geçer. Çakır’ın yanına gidip yüksek sesle kulağına bağırır.) Bana bak tüysüz!.. Hakkında bir rapor yazarsam komutana saygısızlıktan, komutanla alay etmekten, ayrıca isyan çıkarmaktan divan-ı harbi boylarsın ona göre!...

BİCAN: En kötüsü de askerlikten atılırsın.

GALİP: Sonra da Elif’i nah alırsın!..

ÇAKIR: (Çok ciddi) Özür dilerim komutanım.

ÇAVUŞ: (Ayağını yere vurarak) Özür dilerim yoook!

ÇAKIR: Emredersin komutanım!

ÇAVUŞ: Ne emrettim ki emredersin diyorsun?

ÇAKIR: Emredersin komutanım!

ÇAVUŞ: (Tebessüm ederek) Rahat!.. (Askerler rahata geçer) Şimdi beni dikkatle dinleyin. Az sonra sizi serbest bırakacağım. Akşama kadar iyice dinlenin, yatıp uyuyun. Bir haftadır talimdeydiniz. Sağa sola dönmeyi, yürüyüşü, selâm vermeyi, mavzer kullanmayı öğrendiniz. Bu gece bir görev verildi bizim mangaya.

BİCAN: Ne görevi? Düşman gemilerine çıkıp cephane mi çalıcaz?

GALİP: Yoksa top atışı mı yapıcaz?

ÇAVUŞ: Saçmalama bee!... Top atmak kim, siz kim? Hepiniz bir araya gelseniz bir top mermisini taşıyamazsınız.

HAKKI: Osmanlı ordusu bizi adamdan saymaz mı çavuşum?

ÇAVUŞ: Adamdan saymasaydı sizi orduya kabul eder miydi?

MEHMET: Top kullanamasak da mavzer kullanırız Çavuşum, bizi küçük görme.

ÇAVUŞ: Sizi küçük gören kim Mehmet? Dedim ya, bu gece uyku durak yok bize. Çok çok önemli bir görevimiz var.

BİCAN: Merakta kaldık Çavuş, neymiş bu görev?

ÇAVUŞ: Bu gece düşman gemileri Boğaz’a girecekmiş. Boğaz’daki mayınları temizleyeceklermiş. Biz onlara engel olacağız. Mayınları koruyacağız yani.

GALİĞ: Kolay iş be, gireriz denize; mayınların başında nöbet tutarız.

ÇAVUŞ: Yine saçmaladın şişko Galip.

MEHMET: Peki ne yapçaz komutanım?

ÇAVUŞ: Vallahi ben de bilmiyorum. Teğmen “Eksik manganın çok önemli bir görevi var.” dedi. Seyyar topçu bataryalarının gözü kulağı biz olacakmışız bu gece. Kısaca onların sağ kolu olacakmışız.

BİCAN: Boğaz boyunca bir sürü topçu bataryası var Çavuşum. Biz altı kişi hangi birine yardım edicez?

MEHMET: Bican babayla benim dışımdakiler daha tek mermi bile atmadı. Topçulara nasıl bir yardımımız dokunur ki?

ÇAVUŞ: Teğmen bu kadar söyledi, ben de bilmiyorum. Çok çok çok önemli bir görevimiz varmış.

ÇAKIR: Tamam, ben anladım!

OZAN: Ne anladın tüysüz, söyle bakalım.

ÇAKIR: Üçümüz topçulara sigara sarıcaz, üçümüz de sigaralarını yakıcaz.

ÇAVUŞ: (Çok kızgın, bağırır.) Hazır ol! (Askerler hazrola geçer.) Ulan bücür oğlan!.. Yine gösterdin ahmaklığını… Askerlikte böyle görev yoktur. Eğer komutanın böyle bir görev verirse vardır bir sebebi deyip hiç tartışmadan, kusursuz yerine getireceksin. (Gülüşmeler işitilir.) Keees!.. Benim bildiğim bu kadardır. Güneş kavuşurken herkes burada olacak. Teğmenim gelip emir ve talimatları bizzat kendisi verecek. Anlaşıldı mı?

ASKERLER: (Alçak sesle) Anlaşıldı.

ÇAVUŞ: (Alçak sesle) Anlaşıldı (yüksek sesle) yook!.. Emredersin komutanım var!

ASKERLER: (Yüksek sesle) Emredersin komutanım!

ÇAVUŞ: Rahat!.. Dağılın…

(Perde iner.)
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör http://erturanelmas.megabb.com
Erturan Elmas
Admin
avatar

Mesaj Sayısı : 93
Kayıt tarihi : 13/10/08
Yaş : 61
Nerden : Bursa

MesajKonu: IŞILDAK MANGASI   Ptsi Ekim 13, 2008 5:38 pm

DÖRDÜNCÜ SAHNE

FONDAN SES: Aynı mekân, aynı gün… Akşamüstü… (Perde açılır.)

(DEKOR: Aynı… Ozan bir kütüğe oturmuş saz çalmaktadır. Bican bir leğende çamaşır yıkamaktadır. Çakır bir kayaya sırtını vermiş tüfek bakımı yapmaktadır. Mehmet gözcü kulesinde çevreyi gözlemektedir.)

BİCAN: Eee Mehmet; oradan senin köy görünür mü?

MEHMET: Görünmez Bican baba, görünmez. Ama o güzelim Boğaz öyle güzel görünür ki!.. İnce, uzun, kıvrım kıvrım, masmavi… Gel de bu güzelliği kana bulamak isteyenlere kızma!

GALİP: (Soldan girer; elinde içi dolu heybe vardır. Çadıra girerken) Müjde beyler müjde!.. Siz burada miskin miskin otururken Galip kardeşiniz ne işler çevirdi bir bilseniz!.. (Çadıra girer, az sonra büyük bir tencereyle çıkar.) Doktor Hakkı nerde yahu?

ÇAKIR: Karargâhın revir çadırına gitti. Doktorlara yardım edecekmiş birkaç saat.

GALİP: Desene bizim eksik manga, yarım manga oldu…

BİCAN: Söyle bakalım müjdeli haber neymiş?

ÇAKIR: Ateşkes mi ilân edildi?

GALİP: Daha önemli bir haberim var.

BİCAN: Daha önemli haber ne olabilir ki?

MEHMET: Savaş mı bitti yoksa? Terhis mi olacağız? (Kuleden iner.)

GALİP: Daha önemli dedik ya! Bakın… (Heybeyi tencereye boşaltır. Boşalttığı değişik renkte, boyutta otlardır.)

BİCAN: Ne bunlar be?

GALİP: Ya’ baba Bican, sen de hiçbir şey bilmiyosun. Buna mancar derler mancar.

MEHMET: Müjde dediğin bu mu?

GALİP: Ya ne zannettin? Cephede bundan iyi haber olur mu?

BİCAN: (Kızgınlıkla işine devam ederken) Hadi be sen de!.. Verdiği müjdeye bak!..

GALİP: (Bir tutam alıp gösterir) Şunlara bak Bican baba: Tazecik semizotları, nefis kaldıraklar… Bunları bir pişireyim, parmaklarını yalayacaksın.

MEHMET: İyi etmişsin de toplamışsın Galip; kuru ekmekle bakla yemekten mide fesadı olduyduk.

GALİP: Hele sen pınara kadar git de iki testi su getir.

MEHMET: Ne demek, getiririm tabi… (Çadıra girip testilerle çıkar, sağdan kaybolur.)

ÇAKIR: (Ozan’a yaklaşır.) Ya’u garip Ozan, sevdiceğim için bi türkü uydursana.

OZAN: Ne demek türkü uydurmak?

ÇAKIR: Yani bi türkü söyle ki sadece onu anlatsın.

OZAN: Sevdiğinin adı Elif’ti değil mi?

ÇAKIR: Evet, Elif’ti…

OZAN: Peki onun bakışlarından etkilenir misin?

ÇAKIR: Etkilenmek ne kelime Ozan ağbi? Bakışları bir oktur onun; kalbimi deler de geçer.

OZAN: Peki elleri ak mıdır?

ÇAKIR: Bu da sorulur mu garip Ozan? Aktan daha aktır, apaktır yani.

OZAN: Peki ona hiç yaklaşabildin mi?

ÇAKIR: Nasıl yani?

OZAN: Yani dudak dudağa geldin mi hiç?

ÇAKIR: Bu ne biçim soru garip Ozan? Bizim töremizde bir kızın kocasına götüreceği en büyük çeyizi öpülmemiş dudaklarıdır.

OZAN: Yanlış anladın Çakır. Yani şunu demek isterim. Onunla burun buruna geldin mi? Kısaca ak gerdanının kokusunu alabildin mi?

ÇAKIR: (Utangaç) Bir defa öylesine yakınlaşmıştık.

OZAN: Kokuyu hissettin mi kokuyu?

ÇAKIR: Hissettim garip Ozan.

OZAN: Nasıl kokuyodu peki? İlkbaharda yaylalar gibi kokuyodu değil mi? Yayla çiçekleri gibi… Öyle değil mi?

ÇAKIR: Aynen öyle Ozan ağbi… Yayla çiçeği gibi kokuyodu. Sen bunları nerden biliyon peki?

OZAN: Ben değil Karacaoğlan bilmiş, söylemiş önce.

ÇAKIR: Karacaoğlan da kim?

OZAN: Bizim gibi âşıkların piridir Karacaoğlan. Yüzyıllar önce yaşamıştır, şimdi toraktadır ama sözüyle ve sazıyla gönüllerdedir. Bana iş kalmadı Çakır, ben en iyisi Karacaoğlan’ın Semaîsini okuyayım sana. Sen de ezberler, köyüne gidince Elif’e okursun.

ÇAKIR: Oku be Ozan ağbi, oku!.. Ben de öğrenip iyice ezberliyem.

OZAN: (Saz eşliğinde okur.) İncecikten bir kar yağar / Tozar Elif Elif diye / Deli gönül abdal olmuş / Gezer Elif Elif diye

Elif’in uğru nakışlı / Yavru balaban bakışlı / Yayla çiçeği kokuşlu / Kokar Elif Elif diye

Elif kaşlarını çatar / Gamzesi sineme batar / Ak elleri kalem tutar / Yazar Elif Elif diye

Evlerinin önü çardak / Elif’in elinde bardak / Sanki yeşil başlı ördek / Yüzer Elif Elif diye

ÇAKIR: Hay diline sağlık Ozan ağbim. Ne kadar güzel söyledin! Bu türküyü bir kâğıda yaz da ezberliyem.

OZAN: Kaçkıncı değiliz ya Çakır. Yazarız bir gün. Beraber okuruz… Öğretirim sana.

MEHMET: (Elinde dolu testilerle gelir.) Al bakalım aşçı başı, iyice yıkayasın mancarları.


GALİP: Sağ olasın Şehit oğlu.

BİCAN: (Çömeldiği yerden kalkıp gerinir, çevresine bakınır.) Hay mübarek, ne güzel hava!.. Buraları bizim Erzurum’a hiç benzemez. Mart ayı buralarda bahar, bizim orada kar…

OZAN: Bican baba, bu çavuş bize silâh tutmasını, tüfek bakımını öğretti ama daha tek kurşun bile atmadık. Hiç atış talimi yapmadık.

BİCAN: Osmanlının cephanesi çok mudur ki atış talimi yapıcaz?

MEHMET: Mermi atmanın ne zorluğu var ki! Bütün mesele gez, göz, arpacıkta.

OZAN: Gezi de, gözü de, arpacığı da öğrendim ama hiç kurşun atmadım ki!..

MEHMET: Bugüne kadar hiç tüfek kullanmadın mı?

OZAN: Kullanmadım.

(Gülüşmeler.)

MEHMET: (Çadıra girerken) Benim tüfekle birkaç fişek at, heyecanın yatışır. (Tüfekle çıkar.) Gel bakalım yanıma. (Yardım ederek) Dipçiği sağ omzuna sıkıca yapıştır. Hah şöyle!.. Sonra gez, göz, arpacık nişan alıp çekeceksin tetiği. (Çevresine bakınarak) Bak, şu meşenin tepesinde bir kuş var, nişan al.

OZAN: (İrkilerek) Dolu mudur bu tüfek?

MEHMET: Ya ne sandın? Haydi, ateş etsene!..

OZAN: (Tüfeği indirir.) Bir teneke kutuya falan ateş etsem olmaz mı?

GALİP: Ne yapacaksın tenekeyi falan be kardeşim? Hazır hedef var ağacın tepesinde. Vur şu kuşu da yemeğe katıp yeriz.

OZAN: Yazıklar olsun sana be!.. Sana şişko Galip diyoduk ya, artık demiycem. Bundan sonra senin adın obur Galip… (Gülüşmeler) Parmak kadar kuşun etini mi yiyecen?

BİCAN: Bırak gevezeliği Ozan, ateş et de görelim… Nasıl olsa vuramıycan…

OZAN: Ben kuşa ateş etmem Bican baba!..

MEHMET: Ne yani, şimdi sana bir yılan falan mı bulucaz?

OZAN: Yılana da ateş edemem. Ben canlı bir varlığa kıyamam.

BİCAN: Hoppalaaa!... Çattık belâya!.. Peki kefereyle karşı karşıya gelince ne yapıcan? Ateş etmiycen mi?

GALİP: Ne ateş etmesi Bican baba? Tokalaşıp kucaklaşır.

OZAN: (Üzgün ve düşünceli) Orasını bilmem gayrı.

GALİP: (Yerinden kalkıp tüfeği alır.) Ver şunu bana, bak kuş nasıl avlanırmış gör.

OZAN: (Tüfeğe sarılır.) Ne olur ateş etme, ateş etme!.. (Gülüşmeler)

GALİĞ: (Tüfeği kurtarıp kaçar, uzaktan nişan alır.) Git ağacın dibine, şimdi düşürücem kuşu.

OZAN: Galip nişan alırken ayakkabısını çıkarıp ağaca atar gibi sahnenin dışına atarken kuşu bağırarak ürkütmeye çalışır.) Kuş kuş, hişt, kaç… (Tüfek patlar. Ozan sevinçli) Oooh, gördün mü, vuramadın…

GALİP: (Kızgın) Kuşu ürkütüp kaçırırsan vuramam tabi. (Gülüşmeler) Midemiz et yüzü görecekti; senin yüzünden fırsat kaçtı.

ÇAKIR: Midemiz et yüzü göremedi ama ot yüzü görecek. (Gülüşmeler)

(Perde iner.)

(Devamı var)
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör http://erturanelmas.megabb.com
Erturan Elmas
Admin
avatar

Mesaj Sayısı : 93
Kayıt tarihi : 13/10/08
Yaş : 61
Nerden : Bursa

MesajKonu: IŞILDAK MANGASI   Salı Ekim 14, 2008 3:28 am

BEŞİNCİ SAHNE

(DEKOR: Aynı. Bican kum torbalarından oluşan siperin önünde tüfeğini temizlemektedir. Çakır sıkıntılı bir şekilde volta atmaktadır. Hakkı; Bican’ın yanında, diğerleri arka planda kılık kıyafetleri veya silâhlarıyla ilgili hazırlık yapmaktadır.)

ÇAKIR: (Bican’a yaklaşarak alçak sesle) Bican baba, sana bi şey diyecem ama utanıyom.

BİCAN: De bakalım Çakır, niçin utanıyon ki? Ben senin baban yaşında bi adamım. Bana her derdini açabilirsin.

ÇAKIR: (Daha da yaklaşıp fısıltıyla) Akşam yaklaştıkça heyecanım artıyo, bu heyecan her geçen saniye korkuya dönüşüyo.

BİCAN: Bunda utanılacak ne var hay çocuk, sen ne kadar heyecanlanıp korkuyosan ben de o kadar korkuyom.

ÇAKIR: Sahi mi, doğru mu söylüyon?

BİCAN: İnsan olan insan bazen sevinir, bazen üzülür, bazen de korkar…

ÇAKIR: Öyle ama sen korkmazsın… Sen Balkanlarda savaşmış adamsın Bican baba!.. Yalvarırım söyle; ben korkak bir insan mıyım?

BİCAN: (Çakır’ı şefkatle göğsüne bastırır) Sen dünyanın en cesur insanısın Çakır. Öyle insanlar var ki askerlikten kaçmak için mağaralara, tavuk kümeslerine saklanır. Sen ise çağrılmadığın hâlde ta Samsun’dan buraya gelmişsin. Sen Anadolu’nun yiğit gençlerinden birisin.

ÇAKIR: Ama ayaklarım titriyo Bican baba, düşmanla karşı karşıya gelirsek ne yapacağımı bilmiyom.

HAKKI: Bican baba doğru söylüyor Çakır. Her şeyin ilki insanı heyecanlandırır. Ben de senin gibi tedirginim şu an.

ÇAKIR: İkide bir helâya gitmiyon ama…

BİCAN: Elif’le evlendiğin gün de böyle tedirgin olacaksın Çakır oğlum, sendeki heyecan herkeste olur.

HAKKI: Kefereler de benim gibi midir acep?

BİCAN: Hem de daha kötüsü!.. Altlarına ediyolardır alimallah!

HAKKI: Allah insana utanma duygusu vermiş, öfke vermiş, sevinç vermiş… Tıpkı bunlar gibi korku duygusu vermiş. Bir insanda korku olmadığını düşün Çakır kardeş. En yüksek ağaçlara çıkar, düşüp ölür. Yılanları yakalar, zehirlenip ölür. Herkesle kanlı bıçaklı olur, yaralanıp ölür. Korku Allah’ın her insana bahşettiği, onun korunmasını sağlayan bir duygudur.

ÇAKIR: Doğru söylüyon ama, Bican baba Balkanlarda aylarca savaşmış, hiç korkmamış.

BİCAN: Korkmadım diyen kim Çakır? Korktum, ama kefereyi görünce bastım kurşunu… Gün oldu kaçtım, gün oldu kovaladım.

ÇAKIR: Doğru söylüyon değil mi Bican baba?

BİCAN: Dinim hakkı için doğru söylirem Çakır. Sendeki bu heyecan, bu tedirginlik, bu korku gayet tabiidir. Sen içimizdeki en cesur askersin aslında.

ÇAVUŞ: (Bağırarak girer.) Eksik manga! Hizaya gir!..
( Askerler; Bican, Hakkı, Ozan, Mehmet, Galip, Çakır sıralamasıyla toparlanıp hizaya girer.)

ÇAVUŞ: Rahat!.. (Askerler tüfekleriyle rahat pozisyonu alır.) Hazır ol!.. (Askerler hazrol pozisyonu alır.)

TEĞMEN: (Elinde bir projektör ve ona kablolarla bağlı bir kutuyla sağdan girer.) Çavuş! Tekmil ver.

ÇAVUŞ: (Teğmenin yanına koşarak selâm verir.) Eksik manga emir ve görüşlerinize hazırdır komutanım!

TEĞMEN: (İki adım atarak) Merhaba asker!

ASKERLER: Sağol!

TEĞMEN: Nasılsınız?

ASKERLER: Sağol!

TEĞMEN: Rahat!.. (Askerler rahata geçer.) Eksik manga, bu gece fiilî görevimiz var. Hem sabit hem de seyyar topçu bataryalarımızın gözü ve kulağı biziz bu gece. Onların en önemli yardımcısıyız. Elimde gördüğünüz bu cihazın ne olduğunu bilen var mı?

MEHMET: Bilmeyiz komutanım.

GALİP: Hiç görmemişim.

BİCAN: Ne ola ki?

TEĞMEN: Bu cihazın adı ışıldaktır. Avrupalılar buna projektör diyor. Hiç el feneri gören yok mu? Pille çalışan el feneri…

HAKKI: Ben İstanbul’da bir defa görmüştüm. Küçücük bir şey ama karanlığı güneş gibi yok eder, nereye tutulursa orayı aydınlatır.

TEĞMEN: Hah işte, aynı el feneri gibidir bu!.. El fenerinin elli kat, belki de yüz kat daha güçlüsü… Şu gördüğünüz kutu ise bataryası, yani pili… Aradaki kablolar koparsa bu ışıldak hiçbir işe yaramaz. Şu düğmeye basınca yanar. Eğer doğru kullanılırsa buradan yüzlerce metre aşağıdaki Boğaz’ı ışıl ışıl aydınlatır.

BİCAN: Peki ne olacak bu ışıldak?

TEĞMEN: Eksik manganın görevi bu ışıldakları yakmak olacak.

GALİP: Ne yani, çocuklar gibi ayna tutmaca mı oynıycaz?

TEĞMEN: Hâlâ anlayamadınız mı? İyi dinleyin şimdi. Düşman gemilerinin geçmemesi için önceden Boğaz’a dört yüz civarında mayın döşedik. Bizim görevimiz bu mayınları korumaktır.

BİCAN: Işıldaklarla mayınların ne ilgisi var komutanım?

TEĞMEN: Çok ilgisi var Bican! Düşman askerleri bu geceden başlayarak bu mayınları temizlemeye çalışacak. Küçük filikalarla, trol gemileriyle geceleyin Boğaz’a girecekler. Mayınları temizleyip yine Ege’ye kaçacaklar. Görevimiz onları durdurmaktır.

OZAN: Nasıl durduracağımızı anlayamadım komutanım.

TEĞMEN: Bizim mangaya ışıldak tutma görevi verildi. Bu iş çocuk oyuncağı değildir. Elimizdeki bu ışıldaklar çok kıymetli cihazlardır. Elimizde topu topu beş tane var ve bunlar ta Almanya’dan getirilmiştir. Düşman mayın tarayıcıları Boğaz’a girdiğinde üçü bu yakadan, ikisi karşı yakadan olmak üzere beş ışıldak yanacak ve hedefler kabak gibi ortaya çıkacak. Topçularımız hedefi görünce basacak gülleyi…

GALİP: İyiymiş be, valla önemli görevimiz varmış.

TEĞMEN: Bu esnada düşman mayın tarayıcılarındaki askerler şaşıracak, sinirlenecek ve adeta tepelerinde güneş gibi parlayan bu ışıldaklara ateş edecekler. Siz yerinizi belli etmemek için ışıldakları ara sıra söndürüp tekrar yakacaksınız. Işıldaklardan biri burada kalacak, ikisi aşağıda olacak. Sorusu olan var mı?

MEHMET: Burada kimler kalacak komutanım?

TEĞMEN: Galip şişman olduğu için, Ozan da duygusallığı nedeniyle burada kalacak. Ozan gözcü kulesine çıkıp ışıldak yakarken Galip nöbet tutacak, buraya kimseyi yaklaştırmayacak.

GALİP: Niçin nöbet tutucaz komutanım? Çevrede düşman askeri yok ki!.. Ben de sahile gidip birkaç mermi atsam olmaz mı?

TEĞMEN: Hayır Galip… Bu geceden sonra etrafta düşman askerleri de olacak. Boğaz’a giren filikaları, gemileri biz batırınca canını kurtarmak isteyen düşman askerleri mecburen karaya çıkacak. Biz de onları sahilde keklik gibi avlayacağız.
Düşman askerlerinden birinin bile karargâha girmesi tehlikeli. Eğer onları sahilde avlayamaz veya yakalayamazsak, onlardan biri buraya gelip Ozan’ı öldürdükten sonra ışıldağı parçalarsa ne yapacağız? Bu gece hepimiz tilki zekâlı, kartal gözlü olmalıyız. Anlaşıldı mı?

ASKERLER: Emredersin komutanım,

TEĞMEN: Gerekirse canınızı vereceksiniz ama ışıldakları koruyacaksınız. Sorusu olan var mı?

MEHMET: Peki biz aşağıda ne yapıcaz komutanım?

TEĞMEN: Sen ve Hakkı sahile yakın bir yerde yüksek birer ağaca çıkıp ışıldak tutacaksınız. Çavuş, Bican ve Çakır yüzer metre arayla sahilde devriye gezecek. Tüm oyukları, kovukları, ağaç arkalarını, çalı diplerini kontrol edecekler. Sahile çıkan askerleri tesirsiz hâle getirecekler. Görev anlaşıldı mı?

ASKERLER: Emredersin komutanım.

TEĞMEN: Bu gece görevimizin ne kadar önemli olduğunu anladınız. Biz topçularımızın gözüyüz bu gece. Topçunun gözünden kaçan bir filika bile beş on mayını temizleyecek zaman bulur. Elimizde çok az mayın kalmıştır. Eğer biz olmazsak veya görevimizi lâyıkıyla yapmazsak topçularımızın eli ayağı bağlanır. Bu gece Boğaz’ın kahramanları siz olacaksınız. Anlaşıldı mı eksik manga?

ASKERLER: Emredersin komutanım!

TEĞMEN: Bu gece parolamız “istiklâl”dir. Parolayı bilmeyen kim olursa olsun basacaksınız kurşunu. Neymiş parola?

ASKERLER: (Karışık ve alçak sesle): İstiklâl

ÇAVUŞ: (Alçak sesle) İstiklâl yok. (Bağırarak) İstiklâl var.

TEĞMEN: Neymiş parola?

ASKERLER: (Yüksek sesle) İstiklâl…

TEĞMEN: Hah şöyle!.. (Çavuşa dönerek) Çavuş, askerlerin birkaçını alıp benim çadırıma git. Diğer ışıldakları alıp talimatlarım doğrultusunda herkese görev yapacağı yeri göster. Ben topçu bataryalarını teftişe gidiyorum. Haydi, gazanız mübarek olsun!

ÇAVUŞ: Emredersin komutanım.

(Perde iner)

(Devamı var)
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör http://erturanelmas.megabb.com
Erturan Elmas
Admin
avatar

Mesaj Sayısı : 93
Kayıt tarihi : 13/10/08
Yaş : 61
Nerden : Bursa

MesajKonu: IŞILDAK MANGASI   Salı Ekim 14, 2008 3:39 am

SAHNE ALTI

(DEKOR: Aynı… Gece… Ay ışığı var. Galip omzunda tüfekle dolaşmaktadır, bazen bir şey görmek ister gibi eğilerek, yükselerek, bir elini gözlerine siper ederek, kum torbalarının üstüne çıkarak çevreyi gözler. Ozan nöbet kulesinde elinde ışıldakla beklemektedir.)

GALİP: Gelen giden var mı Ozan?

OZAN: Valla Boğaz’ın suları kalın bir kara yılan gibi uzayıp gider. Bir karartı görürüm o kadar… Ay biraz daha parlak olsaydı bir şeyler görülürdü ama…

GALİP: Aman, ağzından yel alsın!.. Zifiri karanlık olsun da Boğaz’a giremesin kefereler!..

OZAN: Boğaz’ın karşısındaki ışıldaklardan biri yandı Galip.

GALİP: Fark ettim ben de, bir parıltıdır görülüyo, sen de yak Ozan, sen de yak. (Telâşla kum torbalarının üstüne çıkar.)

OZAN: (Işıldağı yakar, Boğaz’ın sularını tarıyormuş gibi sağa sola hareket ettirir.) Yakaladım Galip, yakaladım. Aha sana bir filika!..

FONDAN SES: (Top atışları… Sahne boyunca zaman zaman top ve silâh sesleri duyulacaktır.)

GALİP: (Telâşla Ozan’ın yanına gidip kuleye çıkar.) Kim atış yapıyo Ozan? Bizimkiler mi?

OZAN: (Sevinçli) Bizimkiler, bak bütün ışıldaklar filikanın üzerinde…
GALİP: Görüyom görüyom… Bak bak, top mermilerinden biri denize düştü.

(Top sesleri artar.)

GALİP: Galiba onlar da atış yapıyolar. Ozan, şu Boğaz’ın her tarafını tara bakalım. Tek bir filikayla Boğaz’a girmiş olamazlar.

OZAN: Aha, arkada bir tane daha var. Bu daha büyük Galip. Trol gemisi dedikleri bu mu acep? Bak bak, güvertesinde topları da var.

GALİP: Gördün mü? Top’un ağzından çıkan ateşi gördün mü? Onlar da başladı ateşe…

OZAN: Başladılar ama hep karavana!.. Vurduk onları Galip, filika batıyo…

GALİP: Gördüm gördüm, tam ortadan vuruldu. Nasıl da batıyo! Helâl olsun topçulara be!... Aslanlarım benim!.. Ben gidiyom arkadaş.

OZAN: Nereye gidiyosun Galip?

GALİP: Aşağı inicem. Sahile yaklaşıp birkaç mermi de ben sıkıcam. Filikadan atlatıp karaya çıkanları yakalıycam…

OZAN: Sen delirdin mi Galip? Buradan ayrılamazsın.

GALİP: Bal gibi de ayrılırım.

OZAN: Komutan sana hangi görevi verdiyse onu yap.

GALİP: Böyle bir cümbüş kaçırılır mı Ozan?

OZAN: Ya birkaç düşman askeri gelip beni vurursa? Ya ışıldağı alırlarsa? Zaten koca ordunun beş tanecik ışıldağı varmış. Sakın ayrılma buradan! Çalılara, ağaç diplerine iyice bak, kimseyi buraya yaklaştırma!..

GALİP: Tamam tamam, sen işine bak.

(Çok şiddetli bir patlama duyulur.)

OZAN: (Işıldağı kapatır.) Fark ettin mi? Top mermisi tam üstümüzden geçip arkalarda bir yere düştü.

GALİP: Fark ettim… Hele birkaç saniye böyle kal, sonra tekrar yakarsın.

(TOP SESLERİ…)

Ozan: (Işıldağı yakar.) Eyvah, gemilerden biri aşağı doğru kaçtı Galip!..

GALİP: Üstüne tut, üstüne tut; sakın kaçırma!.. (Tekrar kuleye çıkar.)

OZAN: Karşıdaki ışıldaklardan biri de benim hedefimi aydınlatıyo. Kıstırdık onu Galip!...

GALİP: Haydi be topçular, haydi be oğlum!.. Nerdesiniz be koçum? Vurun şunu!

OZAN: Hah, isabet aldı…

GALİP: Aslanlarım be!.. Helâl olsun size!..

OZAN: Tam kıç tarafta patladı mermi.

GALİP: Artık iflâh etmez bu gemi!.. Güvertedekilere bak, nasıl da kaçışıyolar!..

OZAN: Bak bak, bazıları denize atladı.

GALİP: Düştünüz mü şimdi Bican babanın kucağına? Sizi gidi kefereler sizi!...

(Top ve mermi sesleri.)

(Işıklar yanar, perde iner. Hemen ardından ışıklar söner ve perde açılır.)

(Devamı var)
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör http://erturanelmas.megabb.com
Erturan Elmas
Admin
avatar

Mesaj Sayısı : 93
Kayıt tarihi : 13/10/08
Yaş : 61
Nerden : Bursa

MesajKonu: IŞILDAK MANGASI   Salı Ekim 14, 2008 3:41 am

SAHNE YEDİ

FONDAN SES: Aynı gece… Şafak vakti…

GALİP: (Sağa sola giderek, elde tüfek nöbet tutmaktadır.) Var mı bi yenilik Ozan?

OZAN: Bunlar hamam böcekleri gibi be kardeşim!.. Ardı arkası kesilmiyo. Birisi batıyo, ikisi geliyo. Ne mermileri bitito, ne topları… Fakat en az on filikaları, yedi-sekiz de gemileri batmıştır.

(Dışarıdan sesler duyulur.)

SESLER: Aaah, yandım anam!.. Sabret, az kaldı… Aaah!

GALİP: Işıldağı kapa Ozan, birileri geliyo. (Işıldak kapanır. Sinerek sağ tarafa yaklaşır. Bağırarak) Duur! Kimdir o?

ÇAVUŞ: (Dışarıdan sesi gelir.) Biziz biziz, ben Çavuşum.

GALP: Parola nedir?

ÇAVUŞ: (Dışarıdan) İstiklâl…

GALİP: (Tüfeği indirerek) Hele şükür, siz misiniz?

ÇAVUŞ: (Sırtında Çakır, arkada Hakkı sahneye girerler. Çakır’ın sağ ayağı, dizden aşağısı kan içindedir.) Işıldağı yakıp burayı aydınlat Ozan. (Söylenilen yapılır. Hakkı koşarak Çadıra girip bir yastık ve valizle çıkar. Çakır’ı yatırıp başını yastığa koyarlar.)

ÇAKIR: Aaah, imdaaat!.. Ölüyom!

HAKKI: Korkma Çakır korkma, bu yara ölümcül değildir. Ben şimdi tedavi edeceğim ayağını. (Valizden makas ve sicim çıkarır.)

ÇAKIR: Ayağımı keserler mi Hakkı ağbi? Söyle, keserler mi?

HAKKI: (Pantolonun paçasını dize kadar kesip) Dizin parçalanmamış, kurşun kemiği delip geçmiş. Senin için tek tehlike kan kaybıdır. Ben şimdi dizden yukarısını ince bir sicimle sıkıca bağlayacağım, sonra da seni revire götüreceğiz, orada sana kan verip Çanakkale’ye hastaneye götürürler.

TEĞMEN: (Koşarak sahneye girer. Ozan’a) Asker, ışıldağı niçin denize tutmuyorsun?

ÇAVUŞ: Ben söyledim komutanım. Çakır yaralandı, onu tedavi ediyoruz.

(Ozan ışıldağı denize tutar.)

TEĞMEN: (Çakır’a yaklaşıp) Durumu nasıl Hakkı?

HAKKI: Epey kan kaybetti komutanım. Revirde kan verilirse kurtulur. Ayağını iple sıkıp bağladım.

ÇAKIR: Aaah, ölüyom!..

ÇAVUŞ: Ölüyorum yook, yaşayacağım var…

ÇAKIR: Komutanım, sahilde neler yaptığımızı gördün mü?

TEĞMEN: Gördüm Çakır, gördüm. Yiğitçe savaştınız.

ÇAKIR: Attığım merkiler isabet etti mi acaba?

TEĞMEN: Etmez mi Çakır oğlan? Top ve mavzer mermilerinden kıpırdayamadı kefereler… Çavuş, çabuk bir sedye getir. (Çavuş çıkar.)

ÇAKIR: Sakat kalırsam bana Elif’i verirler mi komutanım?

TEĞMEN: Elbette verirler. Sen askerliğini yapmış kahraman bir gazisin. Sana kız vermeyecek adamın alnını karışlarım ben… Hiç korkma, arkanda ben varım.

ÇAKIR: Savaşta kim öle, kim kala komutanım…

ÇAVOŞ: (Sedyeyle girerken bağırır.) Ölmek yook, kalmak var!

TEĞMEN: Ben Bursa’nın İznik kasabasındanım Çakır. Eğer sana Elif’i vermezlerse bana mektup yaz, İznik’e gönder. İznik küçük bir yerdir, mektubun bana veya babama mutlaka ulaşır. Alimallah ta Havza’ya gelir, icabında oradaki tüm askerlerle köyünüzü basar, Elif’i kaçırır, sana teslim ederim.

ÇAVUŞ: Teslim ederiz alimallah!

ÇAKIR: (İnler.) Teşekkür ederim Çavuşum.

ÇAVUŞ: Teşekkür yoook, emret komutanım var!

ÇAKIR: Çavuş, bana tüysüz oğlan diyecen mi yine?

ÇAVUŞ: Haşaaa!.. Sen artık gazi oldun Çakırım. Senin adın Gazi Çakır bundan gayrı…

TEĞMEN: Hem de Çanakkale’nin en genç gazisi… Haydi, vakit kaybetmeden revire götürün Gazi Çakır’ımı…

(Çakır’ı sedyeye koyarlar, Çavuş ile Hakkı götürürler.)

TEĞMEN: Ozan, Boğaz’da ne var ne yok?

OZAN: Ortalıkta ne bir filika var ne de bir gemi komutanım. Hepsi açık denize kaçtı.

TEĞMEN: Ortalık iyice ağardı, artık yarın akşama kadar gelmezler. Işıldağı söndürebilirsin.

OZAN: Emredersin komutanım! (Söndürür, kuleden iner.)

TEĞMEN: Galip; baba Bican’la şehit oğlu Mehmet aşağıdaydılar, vurulmuş olmasınlar. Dikkatle sahile in, onları bulup sağ salim getir.

GALİP: Emredersin komutanım. (Çıkar.)

TEĞMEN: Ozan, ışıldak kulede kalsın, sen de kulenin dibinden ayrılma. Canını ver ama ışıldağı verme.

OZAN: Emredersin komutanım!..

(Teğmen çıkarken perde iner.)

(Devamı var)
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör http://erturanelmas.megabb.com
Erturan Elmas
Admin
avatar

Mesaj Sayısı : 93
Kayıt tarihi : 13/10/08
Yaş : 61
Nerden : Bursa

MesajKonu: IŞILDAK MANGASI   Salı Ekim 14, 2008 3:44 am

YEDİNCİ SAHNE
(Devam)

(Dekor: Aynı… Güneş doğmuştur. Ozan kulenin dibindeki kütüğe oturmuş, dipçiği yerde olan tüfeğinin namlusunu iki eliyle tutmuş, alnını ellerine dayamış vaziyette uyuklamaktadır.)

(GALİP: (Dışarıdan sesi duyulur.) Yürrüüü!.. Taş arabaları siziii!

OZAN: (Sıçrar, tüfeği doğrultur.) Dur, kimdir o?

GALİP: (Dışarıdan) Biziz biz, parola istiklâl… (Önünde elleri bağlı, elbiseleri ıslak iki düşman askeriyle girer, tüfeğin namlusuyla askerleri itelemektedir.) Sizi gidi kefereler sizi!... Hanginiz vurdu lan Çakır oğlanı? (Arkadan Bican ve Mehmet girerler. Ellerinde ışıldak ve sırtlarında ikişer tüfek vardır.)

OZAN: Kim bunlar şişko Galip?

GALP: Anlayamadın mı hay akılsız Ozan? Türk milletini yok etmeye gelen keferelerden ikisi işte… Geçin lan şuraya!.. (İteleyerek kule dibindeki kütüğe oturtur.)

OZAN: Bunları sen mi yakaladın Galip?

GALİP: (Yorgun argın bir kaya dibine çöken Bican’la Mehmet’e bakarak) Aslanım Bican baba, tecrübeni konuşturdun yine!.. Nasıl yakaladın bu kefereleri, anlat bakalım.

BİCAN: Alaca karanlıkta baktım bi çalı kümesi titrer durur. İçimden “Ya çakal vardır altında ya porsuk…” diye geçirdim. Yine de her ihtimale karşı “Kim var orda? Parolayı söyle!” diye bağırdım. O saniyede kefereler elleri havada çalının dibinden çıktılar. No mo gibi bir şeyler söyleyerek o vaziyette yere yattılar.

GALİP: O anda basaydın mermiyi.

BİCAN: Aman diyene kılıç mı kalkarmış hay Galip? Adamlar sudan çıkmış fare gibi titrer durur. Elleri başlarının arkasında yerde kurbanlık koyun gibi yatıp inler…

OZAN: Şimdi bunları ne yapıcaz Bican baba?

BİCAN: Orasını komutan bilir.

GALİP: Kafalarına ikişer kurşun sıkıp atalım bir çukura. (Esirlere yaklaşır. Kızgın) Söyleyin lan, Çakır’ı hanginiz vurdunuz?

MEHMET: Sahi Çakır nerde? Durumu nasıl?

OZAN: Revir çadırına götürdüler. Doktor Hakkı’nın demesine göre durumu pek ağır değilmiş. Kan verilirse kurtarılırmış.

BİCAN: Zavallı Çakır, daha ilk geceden yaralandı!

MEHMET: Belki de bu sayede kurtulur Bican baba. Bizim akşama sağ çıkacağımız belli mi?

BİCAN: Haklısın Mehmet, her işte bir hayır vardır.

GALİP: Askerleri yakalarından tutup sarsarak) Oğlum, söyleyin, Çakır’ı kim vurdu?

ASKERLER: No,no ,no!..

GALİP: Beni delirtmeyin ulan!.. Siz no no’dan başka şey bilmez misiniz? Ne demek no no?

BİCAN: Hiç uğraşma Galip, ne sen onları anlayabilirsin, ne de onlar seni…

GALİP: Hazmedemiyom Bican baba… Çakır’ın o durumunu hatırladıkça çıldırıyom, acısını birilerinden çıkarmam gerek.

MEHMET: Çakır’ı bu korkaklar vurmuş olamaz Galip. Tüfeklerini muayene ettik, tek kurşun bile atmamışlar. Tüfekleri ve mermileri sırsıklam; patlaması mümkün değil.

GALİP: Sana da kızıyom şehit oğlu!.. Bu kefereler senin babanı şehit ettiler, sen eline fırsat geçmişken yan gelip yatıyosun. Ağızlarını burunlarını dağıtsana şunların! Beyinlerine birer kurşun sıksana!

MEHMET: Onları gördükçe tüylerim diken diken olur Galip kardeş. Hep senin dediklerini düşünürüm ve kendimden korkarım.Elleri bağlı birine vurmam mümkün değil. Kafalarına kurşun sıkarsam katil olurum, cani olurum.

GALİP: Kim bilecek ki!.. Bir çukura gömeriz cesetleri… Veya atarız Boğaz’a. Balıklar bayram etsin…

MEHMET: Peki beynimdekileri nereye atıcaz? Kalbimi nereye gömücez? Allah yok mu yukarıda? Allah görmez mi olup biteni.

GALİP: Allah her şeyi gördüğü için bu kefereleri bize teslim etti ya!.. Teslim etti ki biz cezalarını verelim.

BİCAN: Sus Galip, günaha giriyosun!.. Peygamber efendimiz esirleri öldürdü mü? Biz niçin öldürelim?

OZAN: Malazgirt kahramanı Alpaslan, İstanbul fatihi Sultan Mehmet Han esirlere eziyet mi etti? Onları katletti mi? Aklını başına topla Galip!.. O kadar istiyosan sen birer kurşun sık bakalım sıkabilcen mi?

GALİP: Sıkarım ulan, hem de ikişer üçer sıkarım!.. (Tüfeği esirlere doğrultup nişan alır.)

ESİRLER: (Yerlere yatıp ağlamaklı sesle) No, no, noo!

GALİP: (Vazgeçer. Öfkeli) Allah kahretsin, olmuyo… Ben de vuramıycam…

HAKKI: (Sahneye girerken) Müjde beyler müjde; Gazi Çakır’a kan verdik, Çanakkale’ye hastaneye sevk edildi. Bir ay içinde hiçbir şeyi kalmaz.

OZAN: (Ellerine sarılır.) Hay senden Allah razı olsun be doktor!..

GALİP: (Ellerini göğe açarak) Allah’ım, sana şükürler olsun yarabbim!

HAKKI: Esirleri fark eder. Şaşkın) Vay vay vaay!.. Demek iki balık yakaladınız!.. Kimmiş bunlar, neyin nesiymiş?

GALİP: Ne bilelim doktor kardeş! Adamlar no no’dan başka lâf bilmiyo ki!..

HAKKI: Hele bir de ben konuşayım şunlarla…

BİCAN: (Yerinden kalkarak) Onların dilinden anlar mısın?

HAKKI: Üniversitede biraz İngilizce öğrenmiştim. (Yaklaşır) Where are you from?

BİRİNCİ ESİR: I am from Australia.

İKİNCİ ESİR: I am English.

GALİP: Ne dedin doktor? Ne sordun onlara?

HAKKI: Nerelisiniz diye sordum. Kısa boylu olanı Avustralyalıymış. Şu sırık ise İngilizmiş.

GALİP: (İkinci esiri göstererek) Domuzun başı bu demek? Ötekiyse piyon… Sor bakalım şu geri zekâlı piyona; ne arıyomuş buralarda?

MEHMET: Doğru ya , sor. Ta Avustralya’dan buraya ne halt etmeye gelmiş?

HAKKI: (Birinci esire) Why did you come to Çanakkale?

BİRİNCİ ESİR: I didn’t come here with my own decision. I came here with my commender’s orders.

GALİP: Ne diyo ne diyo?

HAKKI: Hükümet karar aldığı için gelmiş.

BİRİNCİ ESİR: Please, untie my hands.

HAKKI: Ellerini çözmemiz için yalvarıyo. Ne yapalım Bican baba?

BİCAN: Çözün gitsin!.. Onlarda ne kaçacak göz, ne de saldıracak güç var.

GALİP: (Esirlerin ellerini çözerken) Bu kıyağımı unutmayın haaa!

BİRİNCİ ESİR: (Yalvaran bir sesle) Can you please give me cigarette!..

HAKKI: Sigara istiyor. Sigarası olan var mı?

GALİP: Hoppala!.. Selâm verdik borçlu çıktık. Ben hayatta sigara vermem bunlara.

MEHMET: (Tabakasını çıkarıp birer tane verir.) İçime sinmiyo pek ama, neyse...

BİRİNCİ ESİR: (Sigarasından birkaç nefes çektikten sonra cebinden bir fotoğraf çıkarıp Hakkı’ya gösterir.) The people in the photo are my wife and daughter. Please, don’t kill me!

GALİP: Aaa, kâğıdın üstünde insan resmi var. Kalemle çizilmiş resme de benzemiyo. Nasıl şey bu Hakkı?

HAKKI: Buna fotoğraf derler. Bir makineyle çekilir. Bu makine insanın görüntüsünü ayna gibi kâğıda yansıtır.

MEHMET: Hayret!.. Tıpkı insan… Sanki insanlar küçülmüş de kâğıdın içine girmiş. Kimmiş bunlar peki?

HAKKI: Eşi ve çocuğuymuş. Onu öldürmeyelim diye yalvarıyor.

MEHMET: Benim babamı Balkanlarda savaşta öldürdüler. Ben de burada ölebilirim. Benim eşim hamile. Doğurmak üzere… Benim babama yazık değil mi? Bana, eşime, doğmamış bebeğime yazık değil mi?

HAKKI: (Esirlere) Mehmet’s father wasmartyred during the war. And his wife is about to give birth to. Who will pay all of them?

BİRİNCİ ESİR: Churchill is guilty. If he hadn’t been so ambitious, there wouldn’t have been a war.

HAKKI: Suçu Çörçil’e atıyor. Bunların kabahati yokmuş. Suçlu olan Çörçil ve İngilizlermiş.

MEHMET: (Çok sinirli… İkinci esiri yakasından tutup ortaya çeker.) Vur ulan bana, vur!.. Hadi, saldır bana!

İKİNCİ ESİR: (Yere diz çöküp yalvarır.) No no, I’am not guilty!

MEHMET: (Belindeki süngüyü çıkarıp zorla ikinci esirin eline tutuşturup pozisyon alır.) Hadi saldır bana, öldür beni, hadi gel!

İKİNCİ ESİR: (Süngüyü atıp yere yüzükoyun yatarak) No, I’m not guilty, I’m not guilty…

BİCAN: (Mehmet’i belinden kavrayıp çadıra doğru uzaklaştırır.) Ne oldu sana şehit oğlu? Bu öfke niçin?

MEHMET: Vursun istiyom Bican baba, saldırsın bana… Saldırsın ki ben de ona vurabileyim.

BİCAN: Babanın intikamını böyle mi alacaksın Mehmet?

MEHMET: Kendi kendime yemin ettim, öcümü alıcam dedim.

BİCAN: Aldın bile hay şehit oğlu!.. Farkında değil misin? Bu gece kaç tane filika, kaç tane gemi battı görmedin mi?

MEHMET: Gördüm gördüm ama ben tek kurşun dahi atmadım.

BİCAN: Senin yaktığın o ışıldak olmasaydı vurulur muydu o gemiler hay şehit oğlu? Evelallah bu gece eksik manga vazifesini hakkıyla yapmış, yiğitçe savaşmış ve bi ferdi de gazi olmuştur. (İkinci esiri yerden kaldırıp birinci esirin yanına götürürken) Bunlar da emir kulu şehit oğlu!.. Kim çoluk çocuğundan ayrılıp da başka bi ülkeye gidip savaşmak ister? Yılanın başı hep siyasetçiler…

HAKKI: Haklısın Bican baba… Çörçil gibi mahlûklar haritalara bakıyorlar. Nehirlerin, dağların, ülkelerin çizgilerden ibaret olduğu haritalara bakıyorlar; şurayı alalım, burayı sömürelim, gücümüze güç katalım diye kararlar alıyorlar. O haritalarda insan yok, hamile kadınlar yok… O haritalarda şehitlerin akan kanları gözükmüyor. Yetim kalan çocukların gözyaşlarına yer yok o haritalarda..
İnsanların sevinçleri, korkuları, endişeleri, yok olan umutları belirmez o kâğıt parçalarında… Haritalara bakıp savaş kararı veriyorlar… (Esirleri gösterip) Bu zavallı piyonlar ne yapsın? Hepsi de emir kulu!..

BİCAN: Fakat bu sefer sert taşa tosladı Çörçil. Zannetti ki Osmanlı bitiktir, Osmanlı yılgındır, Osmanlı silâhsızdır…

GALİP: Evelallah bir ölür bin diriliriz!

TÜM ASKERLER: (Bağırarak) Bir ölür bin diriliriz!

(Perde iner)
(Devamı var.)
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör http://erturanelmas.megabb.com
Erturan Elmas
Admin
avatar

Mesaj Sayısı : 93
Kayıt tarihi : 13/10/08
Yaş : 61
Nerden : Bursa

MesajKonu: IŞILDAK MANGASI   Salı Ekim 14, 2008 3:46 am

SEKİZİNCİ SAHNE


(DEKOR: Aynı… Çavuş, Bican, Hakkı, Mehmet, Ozan, Galip göğüs bağır açık, rahat vaziyette, değişik yerlerde oturmaktadır. Ozan saz çalmakla meşguldür.)

TEĞMEN: (Soldan girer.) Nasılsınız arkadaşlar?

ASKERLER: (Toparlanmaya çalışarak, düzensiz şekilde) Sağol!

TEĞMEN: Ayağa kalkmayın, herkes aynı vaziyette kalsın. Bugün sizinle komutan olarak değil arkadaş olarak konuşacağım.

ÇAVUŞ: (Kalkar.) Size bir oturak getireyim komutanım.

TEĞMEN: Hayır Çavuş… Ne dedim az önce? Sizinle bir arkadaş olarak konuşacağım. (Bir kayaya oturur.) Eksik manga!.. Komutanınız olarak sizinle iftihar ediyorum.

GALİP: Komutanım, benim bi maruzatım var.

TEĞMEN: Hiç çekinme Galip, ne derdin varsa söyle. Biz ağabi kardeş gibiyiz artık. Neymiş maruzatın?

GALİP: Bize eksik manga lâkabını siz takmıştınız. Bir manga en az on bir kişidir. Oysa biz beş kişi kaldık. Bundan sonra bize yarım manga deyin.

TEĞMEN: Peki öyleyse… Maruzatın kabul edildi. Yarım manga!.. Komutanınız olarak sizinle iftihar ediyorum.

MEHMET: İftihar edilecek ne yaptık ki komutanım!

TEĞMEN: Siz belki farkında değilsiniz ama çok şey yaptınız şehit oğlu… Bugün martın on yedisi. Hemen hemen iki haftadır boğazda bir taktik savaşı sürüp gidiyor. Düşmanlar mayınları temizlemek için uğraşıyor, biz korumak için… Sayenizde seyyar topçu bataryaları onlarca filikayı, birçok mayın tarayıcı gemisini batırdı. Yine sayenizde yüzlerce düşman askeri saf dışı bırakıldı. Yine sayenizde birçok düşman askeri esir edildi.

GALİP: Yarım manga en az yirmi kefereyi yakalayıp size teslim etmiştir komutanım.

TEĞMEN: Esirlere insanca muameleniz, onlara sigara ve yiyecek vermeniz şayan-ı dikkattir. Yiğitçe savaşmanız, ışıldakları canınız gibi korumanız ve verilen her görevi lâyıkıyla yapmanız bir komutan olarak bana gurur verdi. Bugün size müjdeli bir haberim var.

OZAN: Çakır iyileşti mi yoksa?

TEĞMEN: Çakır hastanedeymiş ve iyiymiş, birkaç ay sonra tekrar cepheye gelebilirmiş. Haberim Bican babayla ilgili.

BİCAN: Hayırdır komutanım!..

TEĞMEN: Hayırlı haber Bican. Gelibolu’daki tüm birliklere haber saldım;
sizde Bican oğlu Baycan var mı diye… Bugün cevap gelmiştir.

BİCAN: (Yerinden kalkıp öpmek için Teğmen’in ellerine sarılır.) Hay Allah razı olsun komutanım! Oğlum burada mıymış?

TEĞMEN: (Elini öptürmez) Buradaymış ya…

BİCAN: Sağlığı nasılmış peki?

TEĞMEN: Kaya gibi sağlammış. 19. İhtiyat Tümeninde topçu onbaşısı olarak görev yapıyormuş. Komutanları da Yarbay Mustafa Kemal’miş.

BİCAN: Peki oğlumla görüşebilecek miyim komutanım?

TEĞMEN: Dur hele, sabret, onu anlatıyorum işte. Bu gece yarım manga olarak son defa fakat çok önemli bir görev yapacağız. Çok yakında seni oğlunun tümenine göndereceğim. Topçu onbaşısı Bican oğlu Baycan’ın yardımcısı
olarak görev yapacaksın.

BİCAN: (Tekrar ellerine sarılır.) Allah senden razı olsun komutanım!.. Allah ne muradın varsa versin.

TEĞMEN: Esas senden Allah razı olsun kahraman Bican! Senin gibi insanlar oldukça bu millet istiklâlini ve hürriyetini asla kaybetmez.

ASKERLER: (Bican’a) Gözün aydın baba Bican.

GALİP: Peki komutanım, sonra ne olacak? Eksik mangaydık, yarım manga olduk. Bican baba gidince bizim mangayı hangi isimle çağıracaksın?

MEHMET: Çeyrek manga!.. (Gülüşmeler…)

TEĞMEN: Durun, daha bitmedi… Doktor Hakkı’nın hizmetlerini tabur komutanına ilettim. Onun bir doktor kadar bilgili ve bir cerrah kadar becerikli olduğunu rapor ettim. Yakında Hakkı’yı Çanakkale’ye hastaneye göndereceğiz. Tıbbî cihazların bulunduğu bir hastanede kahraman ordumuza daha faydalı olur.

GALİP: Hakkı da giderse bizim manganın adı ne olacak? Çeyrekten sonra ne gelir ki?

MEHMET: Çeyrekten sonra sıfır gelir şişko Galip.

TEĞMEN: Hayır Galip, size kahraman manga diyeceğiz artık. Seni, Ozan’ı ve Mehmet’i bizim tümenin öncü birliklerine çavuş yapacağım. En aktif görevleri siz üstleneceksiniz. Hepinizin emrinde on asker olacak. Onlara evlâtlarınız gibi bakacak, yiğitçe savaşmasını, kendilerini düşmanın gözünden ve silâhından korumasını öğreteceksiniz.

(Sessizlik…)

BİCAN: Aslına bakarsan komutanım, biz birbirimize çok alışmıştık. Doktor Hakkı’ya bir şey demem de, oğlumu buraya alsanız, birkaç da takviye getirseniz, böylece tam bir manga hâline gelsek daha iyi olmaz mı?

TEĞMEN: Olmaz Bican! Siz görevinizi yaptınız ve tarihte yer aldınız. Yarın buraya ağır toplar yerleştireceğiz. Yani bu geceden sonra size iş düşmeyecek.

BİCAN: Neden komutanım?

TEĞMEN: Sebebi şu… Bildiğiniz gibi on beş gündür İngiliz ve Fransız askerleri mayınları temizlemek için mücadele ediyor. Çok zayiat verdiler ama yine de her gece bir iki filika topçularımızın ateşinden kurtulup boğaza girmeyi başardı. Boğazdaki dört yüze yakın mayının çoğunu tesirsiz hâle getirdiler. Aldığımız istihbarata göre yarın, yani 18 Mart 1915 tarihinde tüm savaş gemileriyle Boğaz’a girip Çanakkale’ye, oradan da Marmara’ya geçip İstanbul’a gidecekler.

MEHMET: Peki komutanım, bunca emek, bunca mermi boşuna mı harcandı? Çakır gibi birçok askerimiz boşuna mı yaralandı?

TEĞMEN: Hayır Çakır!.. On beş gündür Boğaz’da yaşananlar bir taktik savaşıdır. Onlar bizi yıldırmaya çalışıyor biz de dirençli olduğumuzu ispat ediyoruz. Bu gece sizlerin de sayesinde onlara öyle bir oyun oynayacağız ki feleklerini şaşıracaklar!

BİCAN: Nasıl bir oyun bu komutanım?

TEĞMEN: Onları gafil avlayacağız?

MEHMET: Yoksa hücuma mı kalkıcaz?

GALİP: Neyle hücum edicen be kardeşim? Düşmanların hepsi açık denizde, gemilerde bekliyo…

TEĞMEN: Hücum falan yok… Düşmanlar zaferlerinden öyle eminler ki daha şimdiden hangi geminin en önde gideceğini planlıyorlarmış. Gemi komutanları diğerlerini nasıl geçerim de İstanbul’a önce ben ulaşırım diye hayaller kuruyorlarmış. İngiliz ve Fransız komutanlar en önde gitmek konusunda tartışıyorlarmış.

MEHMET: Peki bizim bu geceki görevimiz ne?

TEĞMEN: Çok kolay fakat çok önemli bir görev…

GALİP: Her zamanki gibi ışıldak tutmak…

TEĞMEN: Bu gece horon tepeceksiniz, ışıldak tutacaksınız, avazınız çıktığı kadar haykıracaksınız. En sevdiğiniz türküleri bağıra bağıra söyleyeceksiniz.

GALİP: Bu mu önemli görev?

BİCAN: Biz aklımızı peynir ekmekle mi yedik komutanım?

MEHMET: Şaka mı yapıyosun komutanım?

TEĞMEN: Hayır hayır, önce dinleyin. Bu gece Yüzbaşı Hakkı komutasındaki Nusret mayın gemisi Boğaz’a yeni ve daha güçlü mayınlar döşeyecek. Bu iş çok sessiz ve gizli yapılacak. Biz gece boyunca ışıldakları Gelibolu’nun tepelerine yönelteceğiz. Gelibolu yarımadasının tepelerinde ateşler yakılacak, askerler horon tepecek, havaya ateş edecek. Yani düşmanların dikkatini dağlara, tepelere çekeceğiz. Onlar uzaktan dürbünlerle bize bakınca bizim içki içtiğimizi zannedecekler. Yani yarınki planlarından haberimizin olmadığını sanacaklar. Şimdi anladınız mı?

MEHMET: Anladık komutanım. Onlar bizi gafil sanacak, oysa Nusret mayınları Boğaz’a döşeyip tuzak kuracak.

TEĞMEN: Aynen öyle işte… Görevimizin ne kadar ciddi ve önemli olduğunu siz düşünün artık.

GALİP: Peki bu niçin son görevimiz oluyo komutanım? Bizim mangayı neden dağıtacaksınız?

TEĞMEN: Sebebi şu Galip: Eğer planlarımız gerçekleşirse savaş gemileri Boğaz’da mayınlara çarpıp batar, böylece deniz yoluyla Marmara’ya geçemezler. Bu durumda geriye iki ihtimal kalıyor. Ya savaş sona erer veya Gelibolu’ya asker çıkarıp kıran kırana, göğüs göğse kara savaşları başlar. Her iki durumda da ışıldak mangasına ihtiyaç yoktur.

Nusret’in döşediği mayınlar işe yaramazsa düşmanlar soluğu İstanbul’da alır. Bu durumda da Gelibolu cephesi Anadolu’ya kaydırılır. Kısaca her ihtimalde de ışıldak mangasına ihtiyaç kalmamıştır.

MEHMET: Acaba planlarımız gerçekleşir mi komutanım?

TEĞMEN: Her şey bize bağlı Mehmet. Düşmanın dikkatini çekeceğiz, Nusret de sessizce işini halledecek. Eğer Nusret’in mayın döşediğini fark ederlerse yine mayın temizleme mücadelesi başlar. Yine iki-üç hafta ışıldak tutmak zorunda kalırsınız.

MEHMET: Aman, Allah korusun!...

TEĞMEN: Herkes görevini anladı mı?

ASKERLER: Anladık komutanım.

ÇAVUŞ: (Bağırarak) Anladık yook, emredersin komutanım var. (Gülüşmeler…)

TEĞMEN: Evet, Ozan oğlu Ozan, söyle bakalım; bu geceki görevimiz neymiş?

OZAN: Bu gece benim gecem komutanım. Saz çalıp türkü söyliycem, milleti coşturucam. Oyun havası çalıp herkesi oynatıcam. Marş çalıp askerleri yürütücem. Onları türkülerle sarhoş edip bağırtıcam.

TEĞMEN: İşte bu kadar, sizden istediğim bu…

OZAN: İsterseniz başlayayım komutanım.

TEĞMEN: Başla bakalım.

(Ozan sazla oyun havası çalar, askerler oynamaya başlar, perde iner.)

(DEVAMI VAR)
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör http://erturanelmas.megabb.com
Erturan Elmas
Admin
avatar

Mesaj Sayısı : 93
Kayıt tarihi : 13/10/08
Yaş : 61
Nerden : Bursa

MesajKonu: IŞILDAK MANGASI   Salı Ekim 14, 2008 3:56 am

3. PERDE

SAHNE DOKUZ

(Işıklar söner, bir projektör perdeyi aydınlatır.)

FONDAN SES: Planlar gerçekleşti.18 Mart 1915 sabahında 16 zırhlı savaş gemisi Çanakkale Boğazına girdi. Uzun menzilli güçlü topları Boğaz’ın iki yakasını da yerle bir ediyordu.

Nusret’in döşediği mayınlardan habersiz olan Amiral Carden’in “Hedef İstanbul!” emri, patlayan mayınlarla ve kahraman Türk topçusunun isabetli atışlarıyla kısa zamanda şaşkınlığa, korkuya ve hezimete dönüştü.

Önce Fransızların Bouvet, sonra İngilizlerin İrresistible ve Ocean adlı devasa savaş gemileri Boğaz’ın derin sularına gömüldü. Ardından İnfelixible, Sufren ve Gaulois yaralanınca itilâf donanması Çanakkale’nin geçilmez olduğunu kabul etmek ve kaçmak zorunda kaldı.

Yenilgiyi hazmedemeyen itilâf devletleri General Hamilton komutasında Gelibolu’ya asker çıkarmayı planladılar ve beş hafta süreyle Limni adasına ve Ege’deki gemilerine asker yığdılar.

25 Nisan 1915’te itilâf devletleri Gelibolu yarımadasına binlerce değil, on binlerce değil, yüz binlerce askerle saldırdılar. Böylece tarihin en kanlı savaşları başlamış oldu.

Artık ne Bican kalmıştı, ne de Bican oğlu Baycan… Nice Şişko Galipler, Ozan oğlu Ozanlar, Şehit oğlu Mehmetler şehit olmuştu.

(Perde açılır.)

FONDAN SES: 30 Nisan 1915, Çanakkale, Çan…

(Dekor: Birinci perdenin aynısıdır. Sadece istif edilmiş odunlar azalmıştır. Esma ve Ayşe sahnededir.)

ESMA: (Ayşe’yi sırtından sol tarafa doğru iteleyerek) Çabuk kız, çabuk!.. Git ananı çağır. Yengemin doğumu yaklaşmış, hemen gelecekmişin de!..

AYŞE: (Çıkarken) Tamam anane, hemen gidiyom. (Soldan çıkar.)

ESMA:(Yere diz çöküp ellerini göğe açarak) Yarabbim, yardım et yarabbim!.. Şehit kocamın, kahraman Mehmet’imin yüzü suyu hürmetine yardım et. (Evden iniltiler, haykırışlar gelmektedir. Yerinde duramaz. Ellerini gözlerine siper ederek uzaklara bakar.) Bu gelen de kim? Muhtara beziyo ya… Haydi hayırlısı!..

ZÜHRE: (Telâşla soldan girer.) Doğdu mu ana, doğdu mu?

ESMA: Bebek kolayca doğar mıymış kız? Nerde kaldın bunca zaman? Çabuk içeri gir. Fatma kadın Zehra’nın yanında… Sıcak su mu hazırlıyacan, ne yapıcan; git yardım et. Benim içim götürmez, ben bakamam.

ZÜHRE: Tamam ana! (Eve girer.)

AYŞE: (Gülerek soldan girer.) Ben de geldim anane!

ESMA: Bir sen eksiktin!.. (İçerden ıstırap çığlıkları işitilir.) Çabuk git buradan!.. Evine gidip kardeşine bak, bir daha da gelme!

AYŞE: Bebek bize hediye getircek mi anane?

ESMA: Eğer kardeşine bakarsan getircek.

AYŞE: Ne getircek peki?

ESMA: Şeker getircek, lokum getircek. Haydi bakalım, hemen evine git!..

AYŞE: Peki anane… Şeker getirince hemen haber ver tamam mı? (Koşarak sağdan çıkar.)

ESMA: (Tekrar uzaklara bakar.) Muhtar bu muhtar!.. Hayırdır inşallah!.. (Eve yaklaşıp kulağını pencereye dayar, seslerli dinler.)

ZÜHRE: (İçerden) Doğum normalmiş anaa! Bebek dönmüş, az kaldı…

ESMA: (Tekrar yola bakarak) Ulan muhtar, kırk yılda bir gelirsin Şahin tepesine; o da böyle uygunsuz zamanda olur. Niçin geliyon ki buraya? Hay Allah!.. (Sıkıntıyla dolaşır, ıstırap sesleri devam etmektedir.)

MUHTAR: (Soldan girer.) Selâmün aleyküm Esma bacı!

ESMA: Aleyküm selâm muhtar!

MUHTAR: (Nefes nefese) Hele şurda birkaç dakika nefesleneyim. (Sedire oturur, tabaka çıkarıp sigara sarar.)

ESMA: Hayrola Muhtar, sen buraya pek gelmezdin; hangi rüzgâr attı seni?

MUHTAR: Hiç be Esma bacı!.. Yolum düştü işte! Hele dinleneyim az biraz.

ESMA: Sana gayfe yapayım diyecem ama çok kötü zamanda geldin Muhtar.

MUHTAR: Hayrola, kötü bir durum mu var?

EsMA: Hayırdır hayırdır! Hele sen söyle bakalım, niçin geldin?

MUHTAR: Bazı haberlerim vardı da… (İçerden Zehra’nın ıstırap haykırışları işitilir. Muhtar aniden kalkıp sahnenin ön tarafına doğru ilerler.) Doğum mu var yoksa?

ESMA: Dedim ya, çok kötü zamanda geldin.

MUHTAR: (Geldiği tarafa doğru ilerlerken) O zaman kalın sağlıcakla, Allah kurtarsın; ben gidiyom.

ESMA: (Peşinden koşup kolundan çeker.) Dur hele muhtar, dur. Neymiş o haberler?

MUHTAR: Hiç be Esma bacı, ne haber olsun ki!.. Savaş hâli işte…

ESMA: İnşallah hayırlıdır!..

MUHTAR: Hayırlı, hayırlı!..
ESMA: Eee, hadi, söylesene!..

MUHTAR: 18 Martta düşman gemileri Boğaz’a girmiş, hepsi de mayınlara çarpıp parçalanmış.

ESMA: Bu mu haberin? 18 Martı duymayan mı kaldı muhtar? Hadi, çıkar ağzındaki baklayı!..

MUHTAR: 25 Nisanda düşmanlar karadan saldırmaya başlamışlar.

ESMA: Onu da duyduk. Gelibolu kan gölüymüş. Hadi Muhtar, geveleyip durma, ne söyleyeceksen söyle…

MUHTAR: Hepsi bu kadar Esma bacı, daha ne olsun ki!.. Hadi bana eyvallah!

ESMA: (Gitmeye yeltenen Muhtarı kolundan çekerek) Bana bak Muhtar, canımı sıkma!.. Çabuk söyle; Mehmet’imden haber aldın değil mi?

MUHTAR: Önemli bir haber yok Esma bacı, sonra söylerim.

ESMA: Şimdi söyliycen şimdi! Çabuk ol Muhtar, konuş! Mehmet’im yaralandı mı? Yoksa şehit mi oldu?

MUHTAR: Dün kasabaya gittim Esma bacı. Askerlik şubesinden şu listeyi verdiler bana. (Cebinden bir kâğıt çıkarıp gösterir.)

ESMA: Neymiş bu liste? Kimlerin adı yazılı?

MUHTAR: Galiba yaralıların listesi…

ESMA: Galiba ne demek Muhtar?

MUHTAR: Yani tam belli değil. İsimlerde bir karışıklık olabilir.

ESMA: Kâğıdı alıp bakar.) Niçin bakıyom ki bu kâğıda? Okuma bilmem ki ben. Söyle, kimlerin adı yazıyo burada?

MUHTAR: Beş kişi, bizim köyden beş kişi…

ESMA: Mehmet’imin de adı var değil mi? Niçin susarsın Muhtar? Evet desene!

MUHTAR: Maalesef Mehmet de var. Ama galiba…

ESMA: Yeter yeter, çocuk mu aldatıyon? Bunların hepsi şehit oldu değil mi? Mehmet’im şehit oldu değil mi?

MUHTAR: Kötü haber tez ulaşırmış. Başkasından duyacağına benden duy. Hepsi de kahramanca savaşmış ve maalesef…

ESMA: (Ellerini göğe açarak) Allah’ım, Allah’ım, Allah’ım!..

ZÜHRE: (İçerden) Anaa, gözünaydın ana, gözün aydın!.. Bi erkek torunun oldu.

ESMA: (Eve girerken) Allah’ım, bu ne yazgı Allah’ım, bu ne yazgı!..

MUHTAR: (Çok üzgün; pişman olmuş gibi kafasına elleriyle vurarak) Of, oof!.. Allah’ım beni affet!.. Ne yapayım yarabbi; bana yardım et, yol göster. Ne diyeyim, nasıl teselli edeyim bu kadınları? (Pencereye yaklaşarak) Sadece Mehmet mi Esma bacı, sadece Mehmet mi? Köyümüzün tam beş delikanlısı şehitlik mertebesine erişti. Akkuzuların ince Süleyman’ı, Çorbacıların kara Hüseyin’i… Daha sayayım mı Esma Bacı? (İçerden bebek sesi duyulur.)

ESMA: (Kucağında, kundak içinde bir bebekle çıkar. Çılgın gibi) Muhtar muhtar, şu bebeğe bak muhtar! Sen doğar doğmaz gözlerini açıp etrafa bakan bi bebek gördün mü? Şu bebeğe bak, şu gözlere bak muhtar! Bunlar Mehmet’imin gözleri… Mehmet’im küçülmüş de şu bedenin içine girmiş muhtar…Bak muhtar. Şu kapkara gözlere bak. Bunlar Mehmet’in gözleri değil mi? Nasıl da anasına bakıyolar! Bunlar Mehmet’in gözleri… Mehmet’im soyumuz tükenmiycek demişti de ben inanmamıştım.

Bak Muhtar, sen Mehmet öldü diyosun ama, bak, Mehmet yaşıyo. Bunlar onun gözleri, bu kara gözler Mehmet’in gözleri… Evlâdım doğduğu gün ben burada olucam demişti de biz inanmamıştık. Bak, Mehmet burada işte. Sadece biraz küçülmüş, küçülmüş de şu kundağın içine girmiş. Ölmedi, Mehmet’im ölmedi!

MUHTAR: (Ağlayarak haykırır.) Şehitler ölmez Esma Bacı, şehitler ölmez!..

(Perde iner.)

SON

Erturan Elmas
Bursa / 2004
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör http://erturanelmas.megabb.com
Sponsored content




MesajKonu: Geri: IŞILDAK MANGASI   

Sayfa başına dön Aşağa gitmek
 
IŞILDAK MANGASI
Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
EDEBİYAT HAZİNESİ :: Erturan Elmas'ın Eserleri :: Tiyatrolar-
Buraya geçin: