EDEBİYAT HAZİNESİ

Edebiyat Severlerin Buluştuğu Nokta!
 
AnasayfaSSSAramaÜye ListesiKullanıcı GruplarıKayıt OlGiriş yap

Paylaş | 
 

 ZAMAN KAYMALARI

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek 
YazarMesaj
Erturan Elmas
Admin
avatar

Mesaj Sayısı : 93
Kayıt tarihi : 13/10/08
Yaş : 61
Nerden : Bursa

MesajKonu: ZAMAN KAYMALARI   Salı Ekim 14, 2008 8:38 am

ZAMAN KAYMALARI

( BİRİNCİ PERDE )

( SAHNE 1)

DEKOR: ( Bir eczane...Karşı duvarın ortasında üst tarafı camdan oluşan geniş giriş kapısı, kapının sol hizasında duvar saati...Sol duvar önünde diklemesine konmuş bir tezgâh, üzerinde yazar kasa ve sabit telefon...Tezgâhın ön tarafında , duvarda bir boy aynası asılıdır...Sağ duvar önünde en arkada bir askılık , askılığın önünde küçük bir buzdolabı...En önde, tezgâhta duran birinin ve seyircilerin görebileceği büyük ekran televizyon...Ortada iki koltuk, aralarında bir sehpa; üzerinde sürahi, bardak, bir gazete ve dergiler... Duvarlarda raflar, ilâçlar, pamuk, parfüm gibi eczane ürünleri...Duvar saati l7.55’i göstermektedir. Televizyon açıktır. Eczacı tezgâhın arkasında oturmuş televizyon izlemektedir.)

SPİKER: Nijerya’da dün akşam bu saatlerde gerçekleşen depremin yaraları sarılmaya başlandı. Akut ekibimiz Nijerya’ya gitmek üzere sabahın erken saatlerinde yola çıktı...Sayın seyirciler, şimdi bir son dakika haberi veriyoruz. Az önce aldığımız bir habere göre eski cumhurbaşkanlarımızdan Süleyman Demirel tedavi olduğu Hacettepe Hastanesi’nden bugün taburcu oldu. (Sabit telefon çalar.)

ECZACI: (Televizyonu uzaktan kumandayla kapayıp telefonu açar.) Altıya beş var...On dakika sonra eczaneyi kapatıp eve geliyorum...Tabi ya, başka şey için aramazsın zaten...Ya manavdan , marketten öteberi aldırmak için ararsın, ya da çocuğu okuldan almam için...Bir gün olsun “Kocacığım, yorgun musun? Akşam yemeği için sana ne hazırlayayım?” demezsin... Yorgunum kızım, hemen eve gelip sıcak bir duş alacağım, sonra da uzanıp dinleneceğim...Öğrenciler yedide dağılıyor, bu soğuk yerde bir saat daha nasıl beklerim?... Ne yaptın da yorgunsun?... Yahu pasta yapmak insanı o kadar yorar mı?... Annem mi geliyor?...Annemin pasta, börek sevmediğini bilmiyor musun?...Ercan niçin geliyormuş peki?...Bana bak, yeni aldığımız yazlıktan sakın bahsetme onlara...Tamam tamam, borç falan vermem Ercan’a...Bu kaçıncı oldu yahu!... Benim kardeşim hayırsız da seninki çok mu hayırlı? Kaç defa borç taktı bize Murat?...Hangisini ödedi kızım?... On milyonu, yirmi milyonu ödüyor ama iş milyara gelince unutuluyor...Vay vay vay, demek Murat beyefendiler bize küskünmüş... Ne hastalığı be!... Soğuk algınlığına hastalık mı derim ben?... İşten kaçmak için üç dört gün rapor almıştır, keyif çatıyordur evde! Bir telefon açıp “Enişte ben hastayım.” dedi mi? Hep başkalarından duyuyoruz. Bana bak, ben o hıyara telefon falan açmam... Peki, kibar olayım. Senin kardeşin olacak o salatalık var ya...Emredersin karıcığım, daha kibar olayım. Benim kayınçom, senin de kardeşin olacak o hıyarcık var ya, ben asla ona telefon açmam ve kimseden de özür mözür dilemem!...Ercan da aynı...Al birini, vur ötekine!

DİLENCİ KADIN: (Kapının camından içeri baktıktan sonra kapıyı açar, elini uzatarak) Allah rızası için bir ekmek parası evlâdım!

ECZACI: (Öfkeli) Git be kardeşim, git be kardeşim!

DİLENCİ KADIN: Allah seni çoluk çocuğuna bağışlasın evlâdım, bir ekmek parası...

ECZACI: ( Ahizeyi tezgâha bırakır, dilencinin yanına gidip iteleyerek çıkarır.) Bana bak, her gün senin gibi kaç kişi geliyor biliyor musun? Hiç biriniz bir ekmek parası kazandınız mı diye sormuyorsunuz. Hadi hadi, çık dışarı, Allah versin! (Dilenci kadın gider, Eczacı ahizeyi alıp tekrar konuşur.) Dilencinin biri işte...Peki, tamam, anlaşıldı. Saat yediye kadar buralarda oyalanıyorum ve çocuğu okuldan ben alıyorum....Ayın mı kaçı? (Kol saatine bakar.) Yirmi yedisi. Evde takvim yok mu kızım?... Ne anlam ifade edecek ki!...Sıradan bir gün işte...Pardon, sıradan değil, berbat bir gün...(Telefonu kapar, televizyonu açar.)

SPİKER: Yarın Bursa’da hava yağışlı olacak. Öğleden sonra yağışlar kar hâline dönüşecek. Bizden uyarması...Eğer şemsiyenizi ve paltonuzu giymeden sokağa çıkarsanız ve ardından hasta olursanız sorumluluk kabul etmeyiz.

ECZACI: Aman ne espri!...Peki palto giymeyi anladık da şemsiye nasıl giyilir? Allah’ın geri zekâlısı!. (Televizyonu kapar, duvar saatine bakar.) Yavaş yavaş dükkânı kapamalı.

MÜŞTERİ : (Elinde evraklarla girer.) İyi akşamlar muhterem!

ECZACI : İyi akşamlar efendim, hoş geldiniz.

MÜŞTERİ: Muhterem , emekli memurların ilâçlarını veriyor musunuz?

ECZACI: Elbette efendim, buyrun. Alayım reçetenizi. (Müşterinin elindeki evrakları alıp bakar.) Geçmiş olsun Abdullah Bey, demek bronşit başlangıcı.

MÜŞTERİ : Basit bir gribal enfeksiyon. Bu doktorlar da her şeyi büyütür zaten. Sivas’ta hükümet tabibi bir arkadaşım vardı. Biraz öksürsem, bir defa aksırsam bin bir türlü ciğer hastalığı sayar; esneyince, gerinince karaciğer, böbrek yetmezliğinden söz ederdi

ECZACI: (Müşterinin sözünü keserek) Sivaslı mısınız yoksa?

MÜŞTERİ: Hayır efendim, ne münasebet. Doğma büyüme Bursalıyım. Sivas’ta Kara Yolları Müdürlüğünde beş yıl müdür yardımcılığı görevini ifa ettim. Ayrıca aynı unvanla Konya’da beş yıl, Zonguldak’ta beş yıl çalıştım. Karadeniz sahil yolunu bilirsin değil mi muhterem? İşte o yolun yapımında büyük emeğim geçmiştir. Cennet vatanımızın güzide evlatlârına on binlerce kilometre yol yapılması için mücadeleyle geçti ömrüm. İlk görev yerim...

ECZACI: (İlâçları raflardan alırken) Sizi daha önce hiç görmemiştim. İlâçlarınızı başka eczaneden mi alıyordunuz?

MÜŞTERİ: Ne münasebet muhterem! Bir ay önce emekli olunca Bursa’ya gelip bir daire aldım. Daha önceden bilfiil yirmi sekiz yıl memleketin doğusunda, batısında, kuzeyinde, güneyinde vatana ve millete hizmet ettim. Ne diyordum muhterem?...Ha, ilk görev yerim Bursa’dır. Fakat Bursa Karayollarına kâtip olarak girmiştim. Düzenli ve disiplinli çalışmam amirlerimin...

ECZACI: Bu kutuda on adet pensangon iğnesi var. Sabah akşam birer tane vurduracaksınız.

MÜŞTERİ: Tamam muhterem, nerde kalmıştık? Neyse azizim, düzenli ve disiplinli çalışmam amirlerimin dikkatini çekince terfi ettim, müdür yardımcısı olarak Sivas’a gittim. Sivas, Konya, Zonguldak derken şube müdürü olarak Tekirdağ’a tayin oldum. Anlayacağınız doğu demedik, batı demedik; Asya demedik, Avrupa demedik vatanımızın ve milletimizin istikbali için ne görev verilirse...

ECZACI: Bu kutu ökstrama öksürük şurubudur, her yemekten sonra bir ölçek içeceksin.

MÜŞTERİ: Anlaşıldı muhterem, ne diyordum? Avrupa’da da çalıştım anlayacağın. Tekirdağ’ın insanları bir başka oluyor canım. Ne de olsa Avrupa kıtasında. Fakat yolları Avrupai değil... Ah, Tekirdağ’ın yolları!... Her metresinde benim imzam vardır.

ECZACI: Bu da baktrima adlı antibiyotik hapıdır. Yemeklerden sonra birer tane alacaksınız.

MÜŞTERİ : Tekirdağ ile Anadolu’nun bazı ilçeleri arasında dağlar kadar fark var muhterem. Diyeceksin ki hangi yönden farklı. Dağından tut ovasına kadar. Giyiminden tut kuşamına kadar. Okulundan tut eğitimine kadar... Eğitim dedim de aklıma geldi...

ECZACI: (İlâçları koyduğu poşeti verir.) Saat altıyı geçiyor beyefendi, eczaneyi kapamam gerekir. Buyrun ilâçlarınızı. (İlâç poşetini uzatır.)

SARHOŞ: (Saç sakal birbirine karışmış; eski, yırtık bir palto giymiş vaziyette şarkı söyleyerek gelir.) Öyle sarhoş olsam ki / Bir daha ayılmasam...(Cebinden çıkardığı bir bezle kapının camını siler.) Öyle sarhoş olsam ki...

ECZACI: (Bağırarak) Git be kardeşim, git be kardeşim!..

SARHOŞ: (Şarkı söyleyerek silmeye devam eder.) Dertlerimi unutsam...

MÜŞTERİ: Ne yapıyor bu?

ECZACI: Aklı sıra camları silecek de para kazanacak. (Sarhoşa bağırır.) Bana bak, hey, ne dedim sana!

SARHOŞ: (Kapıyı açıp başını uzatarak) Biraz sileyim be aabem! (Ağabeyim kelimesini aabem şeklinde telâffuz etmektedir.) Biraz sileyim be!

ECZACI: O paçavrayla cam mı silinirmiş? Çekil şurdan!.

SARHOŞ: O zaman at bi beşlik de tertemiz havlular alayım sana, pırıl pırıl edeyim camlarını.

ECZACI: Sana camları sil diyen mi var kardeşim? Hadi, bas git kapının önünden!... Bak müşteriler senin yüzünden dükkâna giremiyor.

SARHOŞ: O zaman at bi sakal şu garibana!

ECZACI: (Gidip kapıyı kaparken) Bana bak, derhal toz ol, tamam mı?

SARHOŞ: (Dışarıdan, yalvarırcasına) Bi şarap parası be aabem!

ECZACI: (Bağırır.) Bak, şimdi polis çağıracağım ha!

SARHOŞ: (Giderken) Tamam tamam, hemen de parlayıverirler!

ECZACI: (Müşteriye) Günde en az yüz kişi gelir; serserisi, dilencisi, ayyaşı, hırsızı... İllâllah getirdim illâllah!

MÜŞTERİ: Valllahi muhterem, sizin de işiniz zormuş. (Sabit telefon çalar.)

ECZACI: (Telefona doğru giderken) Beyefendi kusura bakmayın, başka zaman çay kahve içmeye de beklerim.

MÜŞTERİ: Memnuniyetle muhterem, iyileşir iyileşmez ziyaretinize geleceğim. Allah kolaylık versin.(Çıkar.)

ECZACI: (Telefonu açar.) Kızım yirmi yedisi dedik ya!.. Evet, şubatın yirmi yedisi... (Ahizeyi kulağından bir müddet uzaklaştırır.) Haa, evet...Haklısın karıcığım, çok özür dilerim... İnsanda kafa bırakmıyorlar ki!... Dün akşam nöbetçiydim; bugün de dilencilerle sarhoşlarla uğraşmaktan...(Ahizeyi tekrar uzaklaştırır.) Tekrar özür dilerim karıcığım; doğum günün kutlu olsun. Elbette alırım. (Raflara göz atar.) Sana en kalitelisinden bir parfüm getireyim mi? (Ahizeyi kulağından uzaklaştırır.) Tamam tamam, saat altıyı geçiyor, dükkânı kapamam lâzım. (Telefonu kapar. Yüksek sesle.) Doğum günüymüş... Hiç işim yok da senin doğum gününü takip edeceğim. Hay doğmaz olaydın be karı!...

KENAN: (Telâşlı ve nefes nefese gelir.) Abi be, bi kutu hap alacaktım be abi!..

ECZACI: (Yazar kasayı kapatıp duvar saatine bakar.) Saat altıyı geçiyor koçum, kapalıyız.

KENAN: Ne kapalısı? Dükkân açık ya!

ECZACI: Kanun var koçum , kanun var... Saat altı olunca eczaneler kapatılır. Bu saatten sonra sadece nöbetçi eczaneler ilâç satabilir. (Nöbetçi eczane listesini kapının cam bölümüne asar.)

KENAN: Sadece bir kutu hap alacaktım be abi!

ECZACI: Yasak dedim ya hemşerim, gören olursa ceza yerim.

KENAN: (Cebinden çıkardığı yirmi milyon lirayı uzatır.) Kim görecek be abi? Hadi, ne olur!

ECZACI: (Kapıyı açıp sağa sola bakar, girerken) Hangi haptan istiyordun sen?

KENAN: Dermatragon.

ECZACI: (Raftan bir ilâç kutusu alır, şüpheyle Kenan’a bakar.) Reçeten var mı?

KENAN: Ne reçetesi be abi? Ben bu haptan her zaman alıyorum, kimse reçete sormuyor.

ECZACI: (İlâcı rafa koyarken) Olmaz, bu ilâç reçetesiz satılmaz.

KENAN: (Elindeki yirmi milyonu tezgâhın üstüne bırakır.) Ne olur be abi! Bana nöbetçi eczane aratma.

ECZACI: Bozuk param da yok.

KENAN: Önemli değil be abicim, üstü sende kalsın.

ECZACI: (Bir tezgâhtaki paraya, bir hap kutularına bakar. Şaka yapıyormuş gibi) Yoksa hapçı mısın sen lan?

KENAN: Ne hapçısı be abi? Bazı geceler uyku tutmuyor, bir tane içiyorum.

ECZACI: Peki öyleyse. (İlâcı verir.) Birden fazla içmeyesin ha! Çok etkiliidir bu ilâç.

KENAN: (İlâcı alıp çıkar) Sağol abi, sağol!

ECZACI: (Kapıyı içerden kilitleyip elektrikleri söndürürken) Sanki anlamadım, Allah’ın hapçısı!... Amaaan, bana ne canım! Ne halt ederse etsin! (Buzdolabından bir şişe viski çıkarır, gece lâmbasını yakıp koltuğa oturur, bardağa viski koyup içer.) İki kadeh viski parası çıktı nasıl olsa. Öğrenciler dağılana kadar demleneyim.

(Devamı var)
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör http://erturanelmas.megabb.com
Erturan Elmas
Admin
avatar

Mesaj Sayısı : 93
Kayıt tarihi : 13/10/08
Yaş : 61
Nerden : Bursa

MesajKonu: ZAMAN KAYMALARI   Salı Ekim 14, 2008 8:39 am

SAHNE 2

DEKOR: (Aynı. Duvar saati 8.25’i göstermektedir.)

ECZACI: (Sırtında palto, elinde şemsiyeyle gelir. Kapıyı açıp içeri girer. Paltoyu ve şemsiyeyi askılığa asar, paltonun iç cebinden çıkardığı katlanmış bir gazeteyi sehpaya koyar, yazarkasayı açar, tezgâhın üzerini bir bezle siler, kapıdaki nöbetçi eczane listesini indirir. Koltuğa oturup gazete okur.) Süleyman Demirel taburcu oldu...(kendi kendine) Duyduk duyduk..(Okumaya devam eder.) l7 yaşında bir genç intihar etti. (Kendi kendine söylenir.) İntihar, ölüm, kaza haberlerini ilk sayfaya koymazsanız olmaz sanki! Ulan sizin yaptığınız gazetecilik mi be? Sabahın köründe açıyoruz gazetemizi, moralimizi bozuyorsunuz. Hasbinallah..(Tekrar okur.) Kenan Çelik adlı on yedi yaşında bir genç Setbaşı köprüsünün altında ölü bulundu. Cesedin yanında bulunan bir mektup ve içi boş dermatragon hapı kutusu vakanın intihar olabileceği kuşkusunu uyandırdı. (Şaşkınlıkla irkilir.) Ne , dermatragon mu? (Gazeteyi sessizce tekrar okur. Sıkıntıyla kalkıp volta atar.) Bu çocuk sen olamazsın değil mi? Adını da sormadım... Fiş kesmedim, reçete de yok... (Telâşla dermatragon kutularını kontrol eder.) Hepsinde de eczanenin patenti var. Allah kahretsin!..Bu çocuk, o çocuk olamaz. Neler saçmalıyorum ben? Bu şehirde iki milyon kişi yaşıyor. On yedi-on sekiz yaşında on binlerce genç var. Bunların binlercesi hap kullanıyor. O değildir, o değildir. (Uzaktan kumandayla televizyonu açar. Haberler verilmektedir.)

SPİKER: Bursa’nın tek haber kanalı Bursa Gündem hayırlı sabahlar diler... Günün ilk haber bültenine üzücü, bir o kadar da düşündürücü bir haberle başlıyoruz sayın izleyiciler. Kenan Çelik adlı on yedi yaşında bir genç Setbaşı köprüsünün altında ölü olarak bulundu. Cesedin yanında bulunan içi boş uyku hapı kutusu ve bir mektup (Kenan’ın vesikalık fotoğrafı ekranda görünür.) polisler tarafından incelemeye alındı.

ECZACI: (Kenan’ın fotoğrafını görünce televizyonu kapayıp haykırır.) Kahretsin!... (Sıkıntıyla dolaşarak.) Ne yapıcam şimdi? Tanrım, ben ne yaptım? Katil oldum, katil oldum ben...(Cüzdanından yirmi milyon çıkarır.) Parası da burada. (Parayı elinde buruşturup tezgâhın arkasına atar.) Rüşvet, rüşvet aldım . Çocuğu hiç düşünmeden viski parası çıktı diye sevindim... Beni affet tanrım. Gırtlağıma kadar çirkefe bulaştım. Affet beni tanrım!... (Aynaya bakıp kendisini suçlayarak.) Katil, katil; katilsin sen! (Olduğu yere yığılır.)

( Perde iner)
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör http://erturanelmas.megabb.com
Erturan Elmas
Admin
avatar

Mesaj Sayısı : 93
Kayıt tarihi : 13/10/08
Yaş : 61
Nerden : Bursa

MesajKonu: ZAMAN KAYMALARI   Salı Ekim 14, 2008 8:41 am

SAHNE 3

DEKOR: (Aynı. Askılıkta palto ve şemsiye yoktur. Saat l7.55’i göstermektedir. Televizyonda haberler verilmektedir.)

SPİKER: (Birinci sahnenin aynısı.) Nijerya’da dün akşam bu saatlerde gerçekleşen depremin yaraları sarılmaya başlandı. Akut ekibimiz Nijerya’ya gitmek üzere sabahın erken saatlerinde yola çıktı. Sayın seyirciler, şimdi bir son dakika haberi veriyoruz. Az önce aldığımız bir habere göre eski cumhurbaşkanlarımızdan Süleyman Demirel tedavi olduğu Hacettepe Hastanesi’nden bugün taburcu oldu.

ECZACI: (Televizyonda haberler verilirken yavaş yavaş yattığı yerden kalkar, Demirel’le ilgili haberi televizyona bakarak izler ve televizyonu kapatır.) Bugün taburcu olmuş; geri zekâlılar...(Telefon çalar, telefonu açarken) Aynı haberi bin defa dinletirsiniz millete. Alo, (Duvar saatine bakarak) Altıya beş var...Yok bir şeyim...Müşterinin birine canım sıkıldı o kadar...Tamam, ben alırım çocuğu...Tamam dedik ya...Gelsinler...Bugün de gelsinler, yarın da gelsinler, öbür gün de gelsinler...Eve geldiğimde konuşuruz. Tamam, vermem...Vermem dedik ya!...Takvime bak. Müşteri geldi, kapatıyorum. (Telefonu kapatır.) Ayın kaçıymış? Bütün geri zekâlılar beni buluyor. (Duvar saatine, çevresine bakınır.) Allah Allah!...Bu saate kadar nasıl yattım burda? Bir Allah’ın kulu girmedi mi içeri? (Kapıyı kontrol eder.) Kapı kilitli değil. (Askılığa bakar.) Girmez mi? Hırsızlar girmiş işte. Palto yok, şemsiye yok...(Pantolonun arka cebinden cüzdanı çıkarıp bakar.) Cüzdan bomboş...(Tezgâhın arkasına bakar.) Yirmi milyonu da çalmışlar. Kurtuldum o uğursuz paradan...(Elleriyle yüzünü ovuşturarak.) Of Allah’ım, ben bu vicdan azabıyla nasıl yaşarım?... Polis niçin gelmedi? Kutunun üstünde eczanenin patenti var ya...Ooof, of! Allah’ım bana bir yol göster.

DİLENCİ KADIN: (Birinci sahnede olduğu gibi gelir.) Allah rızası için bir ekmek parası evlâdım.

ECZACI: (Yazar kasanın para çekmecesinden kağıt para alıp kadına verir.) Al bakalım.

DİLENCİ KADIN: Allah seni çoluk çocuğuna bağışlasın evlâdım.(Gider.)
(Sabit telefon çalar.)

ECZACI: (Telefon bakarak) Ara bakalım, daha ne kadar arayacaksın. Telefona cevap vermez, televizyonu açar.)

SPİKER: (Birinci sahnede olduğu gibi) Yarın Bursa’da hava yağışlı olacak. Öğleden sonra yağışlar kar haline dönüşecek. Bizden uyarması. Eğer şemsiyenizi ve paltonuzu giymeden sokağa çıkarsanız...

ECZACI: (Son sözleri spikerle birlikte söyler.) ve ardından hasta olursanız sorumluluk kabul etmeyiz. (Öfkeyle televizyonu kapar.) Geri zekâlı, hep aynı aptal espriyi yapmasan olmaz. (Askılığı işaret ederek.) Paltoyla şemsiye sizin yüzünüzden çalındı.

MÜŞTERİ: (Birinci sahnedeki gibi gelir.) İyi akşamlar muhterem.

ECZACI: (Dalgın) İyi akşamlar.

MÜŞTERİ: Muhterem, emekli memurların ilâçlarını veriyor musunuz?

ECZACI: (Kısa bir süre Müşteriye bakar, haykırır.) Sen ne ahlâksız adamsın be! Ne ilâcıymış o? Dün akşam aldın ya ilâçlarını. Devleti mi soyuyorsun?

MÜŞTERİ: (Şaşkın) Ne soyması muhterem? Siz deli misiniz? Evelallah bizim alnımız ak, yüzümüz paktır. Konu devletimiz ve milletimiz olunca ...

ECZACI: Kes ya! Dün akşam bir sürü ilâç almadın mı benden?

MÜŞTERİ: Beyefendi ben bu eczaneye ilk defa geliyorum.

ECZACI: Kardeşim senin adın Abdullah değil mi? Doktor sana pensangon iğnesi. Baktrima antibiyotiği, ökstrama şurubu yazmadı mı?

MÜŞTERİ: (Elindeki reçeteye bakarak) Yazdı, ama sen bunları nereden biliyorsun?

ECZACI: Nasıl bilmem be kardeşim? Bu ilâçları dün akşam ben verdim sana.

MÜŞTERİ: Muhterem, ben senden ilâç falan almadım. Sen beni birisiyle karıştırıyorsun. Bak şu sağlık karneme. (Gösterir.) Bak, bu karneyi alalı tam beş yıl oldu, ilk defa hasta oluyorum, ilk defa ilâç kullanacağım. Bak bu da reçete...

ECZACI: (Evraklara bakar, şaşkın) Allah Allah!...Sanki dünü yeniden yaşıyorum. Sen aslen Bursalı değil misin?
MÜŞTERİ: Evet, sen nereden biliyorsun peki?

ECZACI: Sen memuriyete Bursa Karayollarında kâtip olarak başlamadın mı?

MÜŞTERİ: Başladım...

ECZACI: Tekirdağ’da şube müdürüyken emekli olmadın mı?

MÜŞTERİ: Sen medyum musun muhterem?

ECZACI: Allah Allah!...Bugün ayın kaçı?

MÜŞTERİ: Yirmi yedisi.

ECZACI: Hayır, yirmi sekizi.

MÜŞTERİ: Yirmi yedisi...Bak, reçetede yazıyor.

ECZACI : (Reçeteye bakar.) Eşimin doğum günü bugün mü yani?

MÜŞTERİ: Ben nereden bileyim be kardeşim!.. Neler saçmalıyorsun sen? Deli misin be adam? Ver şu evrakları, ben gidiyorum.

ECZACI: Dur... Bi dakka... Doğru ya... Dilenciye para verdim... Yazar kasadan çıkarıp verdim. Yazar kasa boş olmalıydı. (Koşarak yazar kasayı açıp bakar.) Kasada para dolu. Sanki birisi cüzdanımdaki paraları alıp kasaya koymuş... (Sehpadaki gazeteye bakar. Çok sevinçlidir, gazeteyi müşteriye gösterir.) Şu habere bak, ne yazıyor gazetede?...Müjde muhterem müjde!...Nijerya’da deprem olmuş, iki bin kişi ölmüş. Allah’ım sana şükürler olsun!

MÜŞTERİ : Yazıklar olsun sana, insan böyle bir habere sevinir mi?

ECZACI: Bak, Demirel’le ilgili haber de yok. Demirel taburcu olmamış, Allah’ıma şükürler olsun, Demirel hâlâ hastanede yatıyor.

MÜŞTERİ: Vay edepsiz vay! İnsan bir devlet büyüğü hakkında böyle konuşur mu?

ECZACI: Kenan intihar etmemiş daha. Kenan bu gece intihar edecek. (Ellerini göğe açarak.) Allah’ım, Allah’ım; seni çok seviyorum. (Gelip müşteriye sarılır, öper.) Seni de çok seviyorum Abdullah Bey. Sen bir tanesin muhterem...

MÜŞTERİ: (Kurtulmaya çalışırken) Sen nasıl insansın be kardeşim? Önce hakaret ettin, şimdi de...

ECZACI: Bi dakka, bi dakka... Sus, bak şimdi... (Kapıyı gösterir.) Şimdi bir sarhoş gelecek. Öyle sarhoş olsam şarkısını söyleyecek.

SARHOŞ: (Birinci sahnede olduğu gibi gelir.) Öyle sarhoş olsam ki / Bir daha ayılmasam...

ECZACI: (Kısık sese) Şimdi de pis bir paçavrayla kapının camlarını silecek.

SARHOŞ: (Camı silerken) Öyle sarhoş olsam ki / Dertlerimi unutsam...

MÜŞTERİ: Hayret, her dediğin çıkıyor.

ECZACI: Şimdi bana aabem diye hitap edecek ve şarap parası isteyecek.

SARHOŞ: (Kapıyı açıp elini uzatarak) Aabem be, bi şarap parası be aabem!

ECZACI: (Cüzdanından on milyon lira çıkarıp verir.) Al, bir değil on şarap parası.

SARHOŞ: (Paraya alıp sakalına sürterek) Büyüksün be aabem, helâlinden büyüksün. (Gider.)

MÜŞTERİ: (Hayran) Siz, muhterem siz... Siz kimsiniz? Deprem gibi bir felâkete, Demirel’in hastalığına seviniyorsunuz; sarhoşa on milyon veriyorsunuz... Sonra siz her şeyi biliyorsunuz. Siz falcı mısınız, medyum musunuz, ermiş misiniz? Yoksa depreme bile sevinen bir zırdeli misiniz?

ECZACI: (Aceleyle müşterinin ilâçlarını hazırlayıp kutuların üzerine bir şeyler yazarken) Telepati Abdullah Bey, telepati... Bazı şeyleri hissediyorum işte. Beyefendi bu akşam çok acelem var. Hemen eczaneyi kapatmalıyım. Al ilâçlarını, başka zaman çay kahve de içmeye beklerim.

MÜŞTERİ: Teşekkür ederim ama...Sizinle biraz sohbet etmek isterdim. Kız kardeşimin bir derdi vardı. Yaşı otuz dört oldu, bir türlü kısmeti çıkmadı.

ECZACI: Ben evliyim Abdullah Bey.

MÜŞTERİ: Yok yanlış anladın, ben onun için söylemedim. Büyü falan mı var acaba? Kız kardeşimi bir okuyup üfler misiniz?

ECZACI: (Kapıya kadar geçirir.) Başka zaman, başka zaman. (Aceleyle kapıyı içerden kilitler, elektrikleri söndürür, parmaklarını şaklatarak oynar, şarkı söyler.) Yandan...Yandan...Yandan kızım yandan, severim seni candan. Ooooh...(Tezgâhın arkasına siner, kapıyı gözetler.)

KENAN: (Kapıya gelir, elini siper ederek içeri bakar.) Kimse yok mu?...İçerde kimse yok mu? (Tekrar camdan bakar.) Öfkeyle kapıya tekme atıp gider.)

ECZACI: (Sindiği yerden oynayarak çıkar.) Yandan...Yandan...Kenan oğlum Kenan, severim seni candan...(Telefon çalar, hemen açar.) Gülüm benim...Canım...Biricik sevgilim!. Bugünün anlam ve önemini bilmez miyim karıcığım...27 Şubat, yani prensesimin doğum günü...Tabi aldım, hem de güllerin, karanfillerin en güzellerini...Karıcığım bir şey soracaktım...Paltomla şemsiyem evde miydi?... Haklısın, unutmuşum... Sen ısrar etmiştin de ben almamıştım... Görüşürüz canım. (Sehpadan gazeteyi alıp çıkarken) Saat yediye kadar bir çiçekçi bulamazsam yandım!...

(Perde iner)
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör http://erturanelmas.megabb.com
Erturan Elmas
Admin
avatar

Mesaj Sayısı : 93
Kayıt tarihi : 13/10/08
Yaş : 61
Nerden : Bursa

MesajKonu: ZAMAN KAYMALARI   Salı Ekim 14, 2008 8:48 am

(SAHNE 4)

DEKOR: (Aynı. Sehpada gazete yoktur, duvar saati 8.25’i göstermektedir.)

ECZACI: ( Sırtında palto, koltuk altında şemsiye ve gazeteyle gelir, kapıyı açıp girer, nöbetçi eczane listesini kapının camından alır, paltosunu ve şemsiyesini askılığa asar, gazeteyi sehpaya koyar, bir bezle tezgâhın üzerini siler, yazar kasayı hazırlar. Bunları yaparken çok neşelidir, şarkı söylemektedir.) Gel kardeşim / Elini ver bana / Sev kardeşim / Canım feda yoluna / Dünyaya geldik bir kere / Kavgayı bırak her gün bu şarkıyı söyle . (İşlerini bitirdikten sonra koltuğa oturup gazeteyi okur.) Süleyman Demirel taburcu oldu...(Yüksek sesle) Biliyoruz kardeşim, biliyoruz; elli defa dinledik, elli defa okuduk. On yedi yaşında bir genç intihar etti. ( Şaşkın , irkilerek) Ne?... Yahu bu olay dün değil miydi? Yoksa tekrar mı dünü yaşıyorum? (Gazeteyi tekrar okur.) On yedi yaşında bir genç intihar etti. Kenan Çelik adlı on yedi yaşında bir genç Setbaşı köprüsünün altında ölü bulundu. Cesedin yanında bulunan bir mektup ve içi boş uykutragon hapı kutusu vakanın intihar olabileceği kuşkusunu uyandırdı. (Vücudunu, yanaklarını çimdikler.) Hayal mi görüyorum Allah’ım, yoksa rüyada mıyım? Bu gazeteyi dün mü okudum, bugün mü okuyorum?...Allah Allah!...(Öfkeli) Allah Allah!... (Kalkar, volta atarak) Bugün ayın yirmi sekizi değil mi?..Yirmi sekizi...Akşam eşimin doğum gününü kutlamadık mı?...Kutladık. Ercan ve annem bizim evde değil miydi? Bizim evdeydi...Dur bakalım. (Gazeteye bakar.) Bu gazete yirmi sekiz şubatın gazetesi...Tamam, yirmi sekiz şubat...Eeee? Allah’ım ben çıldırıyor muyum? (Televizyonu açar. Haberler verilmektedir.)

SPİKER: Bursa’nın tek haber kanalı Bursa gündem hayırlı sabahlar diler. Günün ilk haber bültenine üzücü, bir o kadar da düşündürücü bir haberle başlıyoruz sayın izleyiciler. Kenan Çelik adlı on yedi yaşında bir genç Setbaşı köprüsünün altında ölü olarak bulundu. Cesedin yanında bulunan içi boş uyku hapı kutusu ve bir mektup polisler tarafından... (Ekranda Kenan’ın vesikalık fotoğrafı görünür.)

ECZACI: (Televizyonu kaparken) Allah kahretsin!...(Gidip dermatragon kutularını sayar.) Tam on tane. Burada on kutu dermatragon var. Dün bu ilâçtan hiç satmadım. (Sevinçli) Kenan’a uyku hapını ben satmadım. Tezgâhın üstüne, çevresine bakar.) Burada yirmi milyon da yok. Dur sen...Gazetede dermatragon yazmıyor ki! (Gazeteyi alıp tekrar okur.) Ve içi boş uykutragon hapı kutusu... Uykutragon, evet... Dermatragonun muadili bir ilâç. (Duraklar, yavaş yavaş öfkelenerek) Hay akılsız kafa, hay akılsız kafa; hay geri zekâlı korkak Orhan!...Sen satmazsan başkası satar. O çocukla biraz ilgileneydin ne olurdu sanki! Onunla azıcık sohbet etseydin bir yerin mi şişecekti? Allah’ım, ben ne yaptım Allah’ım! O çocuğu bile bile intihara gönderdim. Polise gitmedim, ailesini aramadım, onu teselli etmedim. Sadece kaçtım. Ben katilim, katilim ben. Hay akılsız kafa.(Başını hızla duvara vurur ve bayılarak yere yığılır.)

(Perde iner)
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör http://erturanelmas.megabb.com
Erturan Elmas
Admin
avatar

Mesaj Sayısı : 93
Kayıt tarihi : 13/10/08
Yaş : 61
Nerden : Bursa

MesajKonu: ZAMAN KAYMALARI   Salı Ekim 14, 2008 8:50 am

SAHNE 5)

DEKOR: (Aynı. Palto ve şemsiye askılıkta yoktur. Saat l7.55’i göstermektedir. Televizyon açıktır. Spiker haberleri sunmaktadır. Haberler verilmeye başlanırken Eczacı yattığı yerden yavaş yavaş kalkacak ve Demirel’le ilgili haberi televizyona bakarak izleyecektir.)

SPİKER: Az önce aldığımız bir habere göre eski cumhurbaşkanlarımızdan Süleyman Demirel tedavi olduğu Hacettepe Hastanesi’nden bugün taburcu oldu.(Sabit telefon çalar. Eczacı bir telefona bir televizyona bakar.) Demirel’i tedavi eden profesörlerden alınan bilgiye göre...

ECZACI: (Televizyonu kapatır. Duvar saatine bakar.) Saat altıya beş var. (Askılığa bakar.) Palto ve şemsiye de yok. (Sehpadaki gazeteye bakar.) Nijerya’da deprem... İki bin ölü. (Sevinçli) Allah’ım ne büyüksün yarabbim!. Demirel’in haberi yok, intiharı da yazmıyor. Bana ikinci defa fırsat veriyorsun Allah’ım... Beni seviyorsun yarabbim... Ben de seni seviyorum. Şükürler olsun, şükürler olsun yarabbim! (Çalmakta olan telefonu açar.) Dur, konuşma, sadece beni dinle... Prensesim benim... Beni dinliyorsun değil mi? Sana hatırlatmak istediğim özel bir gün var. Bugün yirmi yedi şubat, biricik prensesimin doğum günü... Sana bir sürprizim var sevgilim... Hani bir ay önce bizim kuyumcuda beğendiğin Trabzon işi bir bilezik vardı ya... Hani pahalı diye sana almadığım bilezik... Hatırlıyorsun değil mi? İşte onu aldım karıcığım... Çiçekleri unutur muyum? Elbette yaptırdım... Senden tek bir şey istiyorum güzelim... Bu akşam çocuğu okuldan sen alacaksın... Şey, bir iş görüşmem olacak. İşi halledersem kafadan iki milyar kazanırım. Geç kalmam merak etme... Öptüm güzelim... Biliyorum, annem ve Ercan bize gelecek, biricik kayın biraderim bana küskün. Hallederim prensesim, hallederim. (Telefonu kapar, şarkı söyler.) Gel kardeşim / Elini ver bana / Sev kardeşim /Canım feda yoluna.

DİLENCİ KADIN: (Birinci sahnedeki gibi gelir.) Allah rızası için bir ekmek parası evlâdım!

ECZACI: (Şarkı söyleyerek para verir.) Al kardeşim / Yirmi milyon sana (Tekrar verir.) Al kardeşim / Yirmi milyon daha (Tekrar verir.) Dur kardeşim / Oldu altmış milyon. / Dur kardeşim / Daha ister misin?

DİLENCİ KADIN: (Sevinçli ve şaşkın) Allah razı olsun evlâdım. Allah seni çoluk çocuğuna bağışlasın. Yeter, başka istemem.

ECZACI: (Aynı makamla) Git kardeşim, / Yolun açık olsun. (Dilenci kadın gider, Eczacı televizyonu açar.)

SPİKER: Yarın Bursa’da hava yağışlı olacak.

ECZACI: (Spikerle birlikte bağırarak) Öğleden sonra yağışlar kar haline dönüşecek. Bizden uyarması. Eğer şemsiyenizi ve paltonuzu giymeden sokağa çıkarsanız ve ardından hasta olursanız sorumluluk kabul etmeyiz. (Televizyonu kaparken.) Harika bir espri! Hay ağzına sağlık...(Askılığın yanına giderek) Palto yok, şemsiye yok, taburcu olmak yok, intihar etmek yok... Yeniden dünyaya gelmek ne güzel yarabbim! (Cep telefonunu açar. Telefonla konuşurken Müşteriye vereceği ilâçları hazırlar.) Ercan... Canım kardeşim benim... Bu akşam bize geliyormuşsun, bir sıkıntın mı var koçum? Hadi hadi söyle, çekinme! Senin benden başka ağabeyin mi var aslanım? Bir milyar mı? O kadarcık mı? Bizim için problem mi koçum? Şimdi çekini hazırlıyorum, eve geldiğimde cebinde bil... Ercan, bu konuştuklarımızı yengene sakın söyleme ha!... Hadi koçum, görüşürüz.

MÜŞTERİ: (Önceki sahnelerde olduğu gibi gelir.) İyi akşamlar muhterem.

ECZACI: Evet efendim emekli memurların ilâçlarını veriyoruz.

MÜŞTERİ: Fakat muhterem, siz benim emekli memur olduğumu nereden biliyorsunuz?

ECZACI: (İlâç kutularını gösterip poşete koyarken) Ben bilirim beyefendi. Adınız Abdullah Sakin... Bu pensangon iğnesi.

MÜŞTERİ: Fakat bu eczaneye ben ilk defa geliyorum. Adımı nereden biliyorsunuz?

ECZACI: Memuriyete yirmi sekiz yıl önce Bursa Karayolları’nda kâtip olarak başladınız. Bu da ökstrama öksürük şurubunuz.

MÜŞTERİ: Fakat nasıl olur? Bütün bunları...

ECZACI: Konya’da beş yıl, Sivas’ta beş yıl, Zonguldak’ta beş yıl müdür yardımcısı olarak görev ifa ettiniz. Bu da baktrima. Kuvvetli bir antibiyotiktir.

MÜŞTERİ: Fakat hangi ilâçları alacağımı nereden biliyorsunuz muhterem? Benim bugüne kadar yaşadıklarımı...

ECZACI: Karadeniz sahil şeridini siz yaptınız, son olarak Tekirdağ’da yedi yıl şube müdürü olarak vatana ve millete aşk ve şevkle hizmet ettiniz ve sonra emekli oldunuz. Buyrun ilâçlarınızı. Kullanma talimatını kutuların üzerine yazdım.

MÜŞTERİ: Muhterem, lütfen...Benim hakkımda bu kadar çok bilgiyi..

ECZACI: Otuz dört yaşında bir kız kardeşiniz var, görücüler onun yüzünü görür görmez evinizden kaçıyor.

MÜŞTERİ: Pes doğrusu... Yoksa siz medyum musunuz? Falcılık da yapar mısınız? Büyüden anlar mısınız?

ECZACI: Aaa, bak şimdi olmadı... Bunları duymamış olayım. Sizin gibi bir insan fala büyüye inanır mı?

MÜŞTERİ: Fakat beni şaşırtıyorsunuz muhterem. Benim hakkımda ne çok bilgi...

ECZACI: Em ay ti beyefendi em ay ti!

MÜŞTERİ: Anlamadım. Em ay ti de ne oluyor?

ECZACI: (Kalemi alıp bir kâğıda yazarak) Bakın beyefendi, İngilizler şu harfi em diye telâffuz eder; şu harfi de ay biçiminde söylerler. Bu harfe ise ti derler. Oku bakalım... Şimdi anladınız mı?

MÜŞTERİ: Ne?.. Vay vay! Şimdi anladım. Demek siz...

ECZACI: (Eliyle Müşterinin ağzını kapatarak) Sus, kimse duymasın. Bu bilgi aramızda sır olarak kalacak tamam mı?

MÜŞTERİ: (Hayranlık ve saygıyla) Elbette muhterem beyefendi, elbette... Demek hizmetlerimiz biliniyormuş.

ECZACI: Bilinmez mi muhterem?

MÜŞTERİ: Aynı zamanda takdir de ediliyormuşuz.

ECZACI: Ona ne şüphe Abdullah Bey... Haydi bakalım güle güle... Başka zaman çay kahve içmeye de beklerim.

MÜŞTERİ: Memnuniyetle muhterem beyefendi, saygılarımı arz ederim efendim, hayırlı akşamlar.(Çıkar.)

SARHOŞ: (Müşteri çıkarken şarkı söyleyerek gelir, kapının camlarını siler.) Öyle sarhoş olsam ki / Bir daha ayılmasam...(Eczacı gülerek seyretmektedir.) Öyle sarhoş olsam ki / Dertlerimi unutsam.

ECZACI: Kardeşim bu şarkının başka sözü yok mu? Hep aynı şeyleri söylüyorsun?

SARHOŞ: (Kafasını kapıdan uzatarak) Bu kadar biliyom be aabem! (Camı göstererek) Nasıl, beğendin mi? Camlar pırıl pırıl oldu öyle değil mi?

ECZACI: Harika oldu harika! Hizmetçi tutsaydım bundan daha temiz yapamazdı.

SARHOŞ: O zaman bi şarap parası be aabem!

ECZACI: (Yirmi milyon uzatır.) Al sana yirmi şarap parası.

SARHOŞ: (Şaşkın vaziyette paraya ve Eczacıya bakar.) Büyük adamsın be aabem. (İçeri girip Eczacının elini öpmeye çalışır.)

ECZACI: (Elini öptürmez.) Hayır hayır olmaz, gönlümden koptu. Hadi sana güle güle.

SARHOŞ : (Tekrar tekrar eğilip selâm vererek çıkar.) Büyüksün be aabem, ulusun be aabem, yücesin be aabem!

ECZACI: (Cep telefonunu açar.) Murat’ım benim, biricik kayınçom!... Senden çok özür diliyorum, biricik kardeşim... Hasta olmuşsun, geç haber aldık, bu nedenle gelemedik... Yarın akşam sizdeyim... Şöyle kocaman bir yayın balığı ayarlarım... En kalitelisinden de bir viski getiririm... Koçum be!... Var mı başka derdin? Para durumun nasıl?... Bizim için problem mi be kayınço!...Bir çek yazar yarın akşam takdim ederim... Aslanım benim! Yat, iyice dinlen. Haydi, biricik kaynanama da selâm... İyi geceler.

KENAN: (Kapıdan telâşla girer.) Abi be, bi kutu hap alacaktım be abi!...

ECZACI: Ne bu telâş koçum? Sana bir değil bin hap veririm. Gel bakalım, otur şuraya, dinlen biraz.

KENAN: (Şaşkın ve tereddütlü) Bir kutu hap alıp hemen gidecektim.

ECZACI: (Kolundan çekip koltuğa oturtur.) Otur şuraya be koçum. Bak nefes nefese kalmışsın. Saat altıyı geçiyor değil mi?

KENAN: Geçiyor. Ne olmuş yani?

ECZACI: Saat altıdan sonra ilâç satmak yasaktır. Bu saatten sonra ancak nöbetçi eczanelerden ilâç alabilirsin. Şurada birkaç dakika oturup sohbet edelim.

KENAN: Ne sohbeti? Ben bir kutu hap alıp gidecektim be abi.

ECZACI: Dinle bak, ben sana istediğin hapı vereceğim. Ama biri görürse beni şikâyet eder. En az bir milyar ceza yerim.

KENAN: (Dışarı bakarak) Kim görecek ki!

ECZACI: Dışarıda ispiyoncu dolu. Eczaneleri sürekli gözetliyorlar. Biz biraz sohbet edelim, istediğin ilâcı kimseye çaktırmadan raftan alıp sana veririm. Hangi haptan istiyordun sen?

KENAN: Dermatragon
.
ECZACI: Kolay be koçum. Bende koliler dolusu var. (Karşı koltuğa oturur.) Senin annen baban sağ mı Kenan?

KENAN: Adımı nereden biliyorsun?

ECZACI: (Şaşkın) Adını mı?... Ne adı?... Senin adın ne?

KENAN: Şimdi Kenan dedin ya!

ECZACI: Kenan mı dedim? Ben mi demişim?... Yanılıyorsun, ben aslan dedim. Senin annen baban sağ mı aslan?

KENAN: Sağ.

ECZACI: Nerede oturuyorlar peki?

KENAN: (Çevreye endişeyle bakar.) Şey, aşağılarda, çok uzakta...Çınar Mahallesinde.

ECZACI: Hangi sokakta peki? Kapı numarası kaç?

KENAN: (Ayağa kalkar) Ben gidiyorum, (Cebinden yirmi milyon çıkarıp uzatarak) bana dermatragon verecek misin?

ECZACI: (Omzundan tutup zorla oturtur.) Otur be koçum, az sonra vereceğim ilâcı. Şu parayı da sakla, biri görecek. Ha, dur, hay eşşek kafa! Bir telefon etmem gerekiyor. Sen otur. (Cep telefonunu açar.) Taner Bey, ben Eczacı Orhan? Nasılsın abi?.. Bir ay önce Trabzon işi bir bilezik bakmıştık sizin dükkânda... Evet evet, genişçe bir şeydi. Onu çırakla bana yolla be abi... Çok acil, bu gece eşimin doğum günü de... Parayı yarın takdim ederim abicim...Taner Bey, sizin dükkâna yakın bir çiçekçi var, onunla aran nasıl?... Güzel... Çiçekçiye söyle de kadınların gönlünü alacak bir çiçek yapsın bana, çırakla gönderiver... Çok teşekkür ederim, ben daha bir saat dükkândayım... Hayırlı akşamlar. (Telefonu kapatır, buzdolabından iki şişe bira çıkarıp açar, koltuğa oturur.) Çiçekler gelinceye kadar birkaç yudum içelim. Haydi, içsene.

KENAN: Ben bugüne kadar hiç içki içmedim.

ECZACI: Keyfin bilir... İki yudum içersen rahatlarsın, bütün dertlerini unutursun.

KENAN : (Bir yudum içer, yüzünü buruşturur.) Bunun içinde ilâç falan olmasın.

ECZACI: Ha, anladım. Sen beni kötü niyetli biri sandın. Sapık falan... Korkma be koçum. (Cüzdanını çıkarıp fotoğraf gösterir.) Bak, bu eşim, bu da on yaşındaki kızım... Bu çevrede herkes beni tanır ve sever. Seni görünce üç yıl önce trafik kazasında ölen kardeşimi hatırladım. Kardeşime o kadar benziyorsun ki... İsimleriniz de benzeşiyor. Kardeşimin adı Ercan’dı. Ah Ercan ah!.. Yaşasaydı senin yaşlarında olacaktı.

KENAN: Yapma ya!... Çok üzüldüm be abi!... Başın sağ olsun.

ECZACI: Dostlar sağ olsun. Aynı sana benziyordu be Kenan. Seni biraz üzgün görünce merhum kardeşim geldi aklıma. Seninle biraz sohbet etmek, derdine ortak olmak istedim. Haydi şerefe!

KENAN: (Şişeleri tokuşturarak) Şerefe abicim. (İçerler.)

( Perde iner)
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör http://erturanelmas.megabb.com
Erturan Elmas
Admin
avatar

Mesaj Sayısı : 93
Kayıt tarihi : 13/10/08
Yaş : 61
Nerden : Bursa

MesajKonu: ZAMAN KAYMALARI   Salı Ekim 14, 2008 8:51 am

İKİNCİ PERDE

SAHNE 6

DEKOR: (Aynı. Farklı olarak sadece tezgâhın üzerinde bir mücevher kutusu ve bir buket çiçek vardır. Duvar saati l9.30’u göstermektedir. Eczacı ve Kenan içki içmektedirler.)

ECZACI: Ya işte böyle... Kız dediğin nedir be kardeşim! Aşkına karşılık vermemiş, arkadaşlık teklifini kabul etmemiş... İnsan buna üzülür mü? Sen de ona yüz vermezsin olur biter... Başka kız tavlarsın kendine. Bir çiçekle yaz geçer mi Kenan? Söyle, geçer mi?

KENAN: Geçmez.

ECZACI: İşte o kadar... Kıza yüz verirsen, peşinde koşarsan daha çok nazlanır. Hadi patlat bir şarkı da içimiz açılsın.

KENAN: (Hafif sarhoştur, şarkı söyler.) Bu akşam ölürüm / Beni kimse tutamaz. / Sen bile tutamazsın / Yıldızlar tutamaz.

ECZACI: Bırak şu şarkıları be kardeşim. Sen neşeli bir şarkı bilmez misin?

KENAN: Neşeli ol ki genç kalasın / Şu dünyadan da zevk alasın. (Gülerek) Nasıl, beğendin mi?

ECZACI : Sizin evin telefon numarası kaç?

KENAN: Ne yapacaksın telefon numaramı be abi?

ECZACI: Hiç, belki ilerde lâzım olur. Aklıma gelmişken bir yere not edeyim.
KENAN: Yedi yüz yirmi üç, kırk beş, kırk iki.
ECZACI: (Numarayı cep telefonuna kaydettikten sonra) Telefonu görünce aklıma geldi. Ya’u Kenan, eşime bir telefon etmem gerekiyordu, müsaade eder misin?
KENAN: Ne demek abi, rica ederim, işine bak.

ECZACI: (Cep telefonunu alıp dükkândan çıkarken) Şimdi gelirim, merak etme. Sen bira içmeye davam et.

KENAN: (Eczacı dışarıdayken şarkı söyler.) Tanrım beni baştan yarat / Baştan yarat ellerimi / Baştan yarat gözlerimi / Tanrım beni baştan yarat!

ECZACI: (Girerken) Oğlum, neyini baştan yaratacak? Maşallah yakışıklı delikanlısın.

KENAN: Nerem yakışıklı be abi?

ECZACI: Vallahi çok yakışıklısın! Benim kızım on sekiz yaşını doldursun; gel iste, kızımı veririm sana.

KENAN: Biz sübyancı mıyız abi? Senin kızın daha on yaşında.

ECZACI: Ne sübyancısı Kenan? Sekiz sene sonra sen yirmi beş yaşında olacaksın. Benim kız da tam gelinlik çağına girecek.

KENAN: Kısmet be abi!...

ECZACI: Kenan, annen baban seni merak etmez mi? Eve bir telefon aç da geç kalacağım diye bir haber ver istersen.

KENAN: Onlar bu saatte evde olmaz ki! Babam gece bekçisi, annem de fabrikada gece vardiyasında çalışıyor.

ECZACI: Haa, şimdi anlaşıldı. Ne diyorduk, oğlum sen o kızı ıssız bir yerde yakalayamaz mısın? Şöyle belinden bir kavra, yapış dudaklarına, bak o zaman sana nasıl âşık oluyor.

KENAN: Heyecanlanıyom be abi! Ona yaklaşınca elim ayağım titriyo...

ECZACI: Mektup yazmayı sever misin? Hiç mektup yazdın mı?

KENAN: Dedim ya abi, yazdığım mektubu almadı . Demek ki aşkıma inanmıyor. Ama aşkımın büyüklüğünü ispat edeceğim.

ECZACI: Nasıl ispat edeceksin?

KENAN: Söylemem.

ECZACI: Peki o mektubu ne yaptın?

KENAN: Yırttım.

ECZACI: Şu anda senin üstünde bir mektup yok mu?

KENAN: Var.

ECZACI: Kime yazdın peki?

KENAN: Söylemem. Ya’u bu bira denen içki ne güzel şeymiş! Başka bira var mı be abi?

ECZACI: Var ama, mektubu bana gösterirsen veririm.

KENAN: (Ceketinin iç cebinden bir zarf çıkarıp verir.) Okuyunca gülmeyeceksin ama...

ECZACI: Asla... Ben kimsenin duygularıyla alay etmem. (Buzdolabından bira getirir, açar. Mektubu okur.) Ey gündüzlerimi karanlık, gecelerimi aydınlık eden güzel! (Kenan’a) Vay vay vay, sende şairlik de varmış!
KENAN: Var ya... Acayip şiir yazarım abi... Fatma için yazdığım şiiri okuyayım mı?
ECZACI: Oku bakalım, zevkle dinlerim.

KENAN: Adı Fatma Burcu Güneş, önce onu söyleyeyim de, şiiri ona göre anla... (Biradan birkaç yudum içer.) Ey hilâl kaşlı, sarı saçlı Fatma / Ne olur aşkımı yabana atma / Seni canımdan çok seviyorum / Yalvarırım bana kötü bakma.

ECZACI: (Alkışlayarak) Harika, harika... Gerçekten acayip şiir yazıyormuşsun.

KENAN: Sensin dünyama güneş / Sensin kalbime eş / Ne olur beni yalnız bırakma / Hayatıma iyice yerleş.

ECZACI : (Alkışlayarak) Çok güzel, harika...Hepsi bu kadar mı? Burcu için bir şey yazmadın mı?

KENAN: Burcu kelimesine kafiye bulamadım be abi... Orucu kelimesi var ama Burcu ile orucu kelimelerini kafiye yaparsak komik olur gibime geliyor.

ECZACI: Afferin, iyi düşünmüşsün... Gerçekten komik olur. Şiir dediğin uzun da olur, kısa da. (Mektubu okumaya devam eder.) Sana yazdığım mektubu almamakla beni mahvettin, bana söylediğin o kelimeyle dünyamı kararttın. (Kenan’a) Almadığı mektubu anladık da, bahsettiğin bu kelime nedir?

KENAN: Söylemem abi, o söz benim için bir sırdır, benimle beraber mezara gidecek.

ECZACI: Aramızda sır mı var Kenan? Ben seni rahmetli kardeşim gibi görüyorum. Söyle bakalım, seni bu kadar üzecek ne söyledi bu kız?

KENAN: (Biradan birkaç yudum içer.) Aramızda kalacak ama... Kimseye söylemek yok tamam mı?

ECZACI: Yemin ederim ki aramızda kalacak. Bana güvenmiyor musun?

KENAN: (Tekrar içer.) Maymun dedi, bana maymun dedi be abi. (Ağlamaya başlar.)

ECZACI: Hoppala, sen buna mı üzüldün? Ağlama be koçum, bunun için ağlanır mı? (Omuzlarından tutup sarsarak) Kenan, kardeşim, Kenan. Bırak ağlamayı, bana bak. Yüzüme bak.

KENAN: (Ağlamayı keserek) Sen olsan ne cevap verirdin ona?

ECZACI: Ohoo, cevap mı yok! Bana kızlar neler neler söyledi. Eşek diyen mi ararsın, köpek diyen mi ararsın. Köpek deyince aklıma geldi. On yedi-on sekiz yaşlarındaydım, bizim mahallede Berna diye çok güzel bir kız vardı. Ben kıza acayip kesiğim tabi; gece gündüz onu düşünüyorum. Neyse uzatmayayım, bir gün iki erkek arkadaşımla caddede yürüyoruz. Betül karşı sokaktan önümüze çıkınca...

KENAN: Betül mü? Betül de nereden çıktı?

ECZACI: Karşı sokaktan önümüze çıktı...

KENAN: Onu demiyorum abi, kızın adı Berna değil miydi? Betül adı nereden çıktı demek istedim.

ECZACI: Tabi ya, haklısın... Karıştırdım. Ben Berna’dan bahsediyordum değil mi? Aradan yirmi sene geçmiş Kenan... İsimleri unutuyorum bazen. Neyse Betül’ü de anlatırım sana. Nerede kalmıştık?

KENAN: Sen iki arkadaşınla yürürken önünüze çıkmış.

ECZACI: Hah, tamam... Berna önümüze çıktı, beni görünce önümüz sıra hızlı hızlı yürümeye başladı. Ben de “Yiyeyim seni yavrum!” deyiverdim. Kız bana “Bir daha arkamdan havlama, köpek!.” demesin mi! Ben mosmor oldum tabi. Arkadaşlarım gülmekten yerlere yatıyor... Gerçi ben terbiyesizlik yapmıştım ama bu lâfı hazmedemedim. Kız hızlı hızlı ilerlerken bir koşuda yetişip tam omzu hizasından başımı uzatıp “Hav hav” diye bağırdım. Kız korkudan öyle bir irkildi ki!... Arkadaşlarım yine kahkahayla gülüyordu ama bana değil, kıza gülüyorlardı bu sefer. Kız hiçbir şey diyemeden uzaklaştı. Ben de ardından “Havlamak böyle olur işte!” diye bağırdım.

KENAN: Sonra ne oldu peki?

ECZACI: Kızın gözü yükseklerdeydi. Zengin çocuklarına pas veriyordu anlayacağın. Ben onunla ne zaman karşılaşsam “hav hav, hav hav” diyordum. Kız beni görünce beş yüz metreden yolunu değiştirir oldu.

KENAN: Ama kızı tavlayamamışsın.

ECZACI: Tavlamak isteyen kim? Bir daha üstüne düşmedim zaten. Daha sonra Betül diye bir kızla ilgilendim.

KENAN: Peki onu tavlayabildin mi?

ECZACI: Ne gezer! Betül’e olan aşkım çok kısa sürdü. Çünkü bana çok kötü bir söz sarf etti. Bana ne dedi biliyor musun?

KENAN: Ne dedi abi?

ECZACI: “Bir daha karşıma çıkma Allah’ın gorili!” dedi. Bak şimdi. (Kalkar, ellerini sarkıtıp boynunu eğerek maymun taklidi yapar.)

KENAN: (Neşeyle güler.) Çok komiksin be abi!... Peki sen benim yerimde olsaydın Fatma’ya ne cevap verirdin?

ECZACI: (Otururken) “Konuşma lan şebek! “ derdim.

KENAN: (Kahkaha atarak) Vallahi doğru söyledin, bir daha o kelimeyi bana söylerse alır cevabını. (Birayı sonuna kadar içer.) Abi be, başka bira kaldı mı?

ECZACI: Daha mı olsun Kenan? Üçer tane bira içtik. Bu meretin ikiden fazlası zarardır, biz ölçüyü kaçırdık.

KENAN: (Cebinden bir fotoğraf çıkarıp gösterir.) Bak, Fatma’nın resmi.

ECZACI: Hani Fatma seni sevmiyordu? Fotoğrafını vermiş ya!

KENAN: Yok be abi, teyzemin kızıyla bir fotoğraf çektirmiş, bunu teyzemlerin evinden çaldım, teyze kızının olduğu bölümü kestim.

ECZACI: (Fotoğrafa bakarak) Ulan bu kız için mi kendini harap ediyorsun? Çok da çirkinmiş be kardeşim! Tam da şebeğe benziyor.

KENAN: (Kahkaha atar.) Çok doğru söyledin ama Aşık Veysel ne demiş biliyor musun? Güzelliğin on par’etmez, / Şu bendeki aşk olmasa / Eğlenecek yer bulaman / Gönlümdeki köşk olmasa.

ECZACI: Ooo, harika bir şiir! Âşık Veysel’den şiir okuduğuna göre tahsilin de var senin.

KENAN: Yok be abi, lise birden terk ettim. Bizim edebiyat öğretmeni bu şiiri çok severdi, her sınavda da sorardı. Ordan aklımda kalmış işte.

ECZACI: (Bakalım başka neler yazmışsın. (Mektubu okur.) Sen benim aşkıma inanmadın ama ben ispat edeceğim. Öldüğüm zaman kabrime gelme istemem. İmza Kenan. Bu ne demek oluyor şimdi? Aşkını nasıl ispat edecektin?

KENAN: Hiç be abi, aptalca bir düşünceydi, geldi geçti.

ECZACI: Yırtayım mı bu mektubu?

KENAN: Ver ben yırtayım, hem de zevkle. (Mektubu yırtar.)

ECZACI: Koçum, bu kabir, mezar, ölüm lâfları sana hiç yakışmıyor. Maşallah aslan gibi delikanlısın. Ulan sana kız mı yok be! Vallahi kız olsaydım senin peşini bırakmazdım... Kenan, beni iyi dinle koçum, bak çok geç oldu. Ben şimdi evime gideceğim, sen buradan çıkınca nereye gideceksin?

KENAN: Nereye gidebilirim ki abi, tabii ki evime...

ECZACI: Hah şöyle... Bravo! Yahu sen bir hap istiyordun, neydi o hapın adı?

KENAN: Dermatragon.

ECZACI: Vereyim mi o haptan.? Hem de parasız.

KENAN: Yok abi, istemem. Hapa falan ihtiyacım yok benim.

ECZACI: (Sırtına vurarak.) Koçum benim... Haydi kalkalım artık. (Ortalığı toparlarken) Canın sıkıldıkça buraya gel tamam mı? Beni bir ağabi, bir baba bil... Paraya veya bir arkadaşa ihtiyacın olunca hemen yanıma gel.

(Perde iner)
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör http://erturanelmas.megabb.com
Erturan Elmas
Admin
avatar

Mesaj Sayısı : 93
Kayıt tarihi : 13/10/08
Yaş : 61
Nerden : Bursa

MesajKonu: ZAMAN KAYMALARI   Salı Ekim 14, 2008 8:52 am

SAHNE 7

DEKOR: (Aynı. Duvar saati 8.25’i göstermektedir.)

ECZACI: (Sırtında palto, kolunun altında şemsiye ve gazeteyle gelir. Kapıyı açar. Uydurma bir makamla şarkı söyler gibi ) Günaydın, günaydın dostlar... Günaydın haplar, pomatlar, günaydın tüm ilâçlar. Günaydın sevgili askılığım. (Palto ve şemsiyeyi asar.) Günaydın ekmek teknem , biricik tezgâhım. (Gazeteyi tezgâha koyar.) Nöbetçiler, nöbetçi eczaneler, sizlere de günaydın. (Camdan nöbetçi eczane listesini indirir.) Bakalım ne haberler varmış gazetede. Demirel taburcu olmuş mu bir
görelim... (Gazeteyi tezgâhtan alıp açar.) Tam isabet. (Okur.) Demirel taburcu oldu. Her gün aynı gazeteyi ala ala usandım be kardeşim! Bu gidişin sonu iflâs... (Gazeteyi tekrar okur.) l7 yaşında bir genç intihar etti... Olamaz... Şaka mı yapıyorsunuz kardeşim! Ne intiharı? (Gazeteyi tekrar okur.) Dün akşam Kenan Çelik adlı on yedi yaşında bir genç Setbaşı köprüsünden atlayarak intihar etti. (Kendi kendine) Yuh be!...Teselli edeceğiz diye yerlere yattık, çamura battık, resmen köpek gibi havlayıp maymun gibi zıpladık yine de fayda etmedi. Hayret edilecek bir şey!.. Allah Allah, hani dermatragon, hani mektup? (Okumaya devam eder.) Görgü tanıklarının ifadesine göre olay 21.30 sularında gerçekleşti. Yetkililer intihar sebebinin gencin cebinde bulunan bir mektubun incelenmesinden sonra ortaya çıkacağını belirttiler. (Şaşkın) Yahu o mektubu yırtmıştık ya! Nereden çıktı bu mektup? İntihar etmesi mümkün değil. Hap falan almadı ki. Gazetede uyku hapından bahsetmiyor. Mutlaka cinayete kurban gitmiştir. (Aceleyle televizyonu açar. Haberler verilmektedir.)

SPİKER: Bursa’nın tek haber kanalı Bursa Gündem hayırlı sabahlar diler. Günün ilk haber bültenine üzücü, bir o kadar da düşündürücü bir haberle başlıyoruz sayın izleyiciler. Kenan Çelik adlı on yedi yaşında bir genç dün akşam 21.30 sularında Setbaşı köprüsünden atlayarak intihar etti. Görgü tanıklarının ifadesine göre olay bir cinayet değil intihar vakası.
(Televizyonda yaşlı bir kadınla gece yapılan bir röportaj yayınlanır.)

GÖRGÜ TANIĞI KADIN: (Uzatılan mikrofona eğilerek) Bak yavrum, ben her şeyi gördüm. Onu hiç kimse aşağı itmedi, kimse ona vurmadı. Köprüden kendisi atladı. Etrafında kimse yoktu zaten. Demir korkulukların üzerine çıktı. Bağıra bağıra bir şeyler söylüyordu ama ne dediğini anlayamadım. Korkulukların üzerinde birkaç saniye sallanarak durdu.

GAZETECİ: Sizce o sırada alkollü müydü?

GÖRGÜ TANIĞI KADIN: Galiba sarhoştu. Bağırdıktan sonra baş aşağı köprüden atladı. Hemen polise haber verdik.

ECZACI: (Öfkeyle televizyonu kapatır.) Eyvah, ben ne yaptım? Sarhoşmuş çocuk... Yahu altı üstü üç şişe bira içti be!...Üç birayla sarhoş mu olunurmuş? Allah’ım ben ne yaptım? (Tekrar televizyonu açar.) Televizyonda genç bir garsonla röportaj yapılmaktadır.)

GÖRGÜ TANIĞI GARSON: Valla abi, o çocuk bizim birahaneye saat sekize doğru geldi. Köşedeki bir masaya oturup bir bira istedi.

GAZETECİ: Peki yaşın kaç diye sormadınız mı? On sekiz yaşından küçüklerin birahaneye girmesi yasaktır.

GÖRGÜ TANIĞI GARSON : Valla abi, ben o işlere karışmam, onu patron bilir.

GAZETECİ: Peki daha sonra neler oldu?

GÖRGÜ TANIĞI GARSON: Daha sonra toplam, dur bakalım, dört müydü, beş miydi, neyse dört beş tane bira içti. Çok kederli görünüyordu. Hatta bir ara kimseye çaktırmadan sessizce ağladı. Saat dokuza doğru benden kâğıt kalem istedi, kâğıda bir şeyler yazdı.

GAZETECİ: Peki ne zaman çıktı birahaneden?

GÖRGÜ TANIĞI GARSON: Dokuz buçuğa doğru... Çıkarken yirmi milyon lira verip üstü kalsın dedi. Bak, verdiği para da bu...(Görüntü kaybolur, ekranda spiker görünür.)

ECZACI: Ne uğursuz paraymış yarabbi!..

SPİKER: Olayın ardından birahane sahibi gözaltına alındı sayın izleyiciler.

ECZACI: (Televizyonu kapar. Elleriyle başına vurarak) Ah akılsız kafa ah!... Hadi yirmi milyonu almayı akıl edemedin, niçin bira içiriyorsun ki?... Rahat konuşsun, dertlerini anlatsın diye ha!... Hay akılsız Orhan! Hayatında hiç içki içmemiş bir çocuğa üç şişe bira içirilir mi? Al sana mükâfat... Çocuğu içkiye alıştır, sonra da sokağa sal! Yazıklar olsun sana! Allah’ım, beni affet yarabbim. Verdiğin fırsatları hoyratça geri teptim, affet yarabbim! (Aynanın karşısına geçip) Orhan Orhan, adi Orhan, geri zekâlı Orhan! Senin affedilecek yanın mı var? (Kafasını hızla duvara vurur, bayılarak olduğu yere yığılır.)

(Perde iner.)
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör http://erturanelmas.megabb.com
Erturan Elmas
Admin
avatar

Mesaj Sayısı : 93
Kayıt tarihi : 13/10/08
Yaş : 61
Nerden : Bursa

MesajKonu: ZAMAN KAYMALARI   Salı Ekim 14, 2008 8:53 am

SAHNE 8

DEKOR: (Birinci sahnenin aynısı. Televizyonda haberler verilmektedir. Palto ve şemsiye askılıkta yoktur. Duvar saati l7.55’i göstermektedir. Eczacı haberler başladığında yattığı yerden kısa bir müddet haberleri izler.)

SPİKER: Sayın seyirciler, şimdi bir son dakika haberi veriyoruz. Az önce aldığımız bir habere göre eski cumhurbaşkanlarımızdan Süleyman Demirel tedavi olduğu Hacettepe Hastanesi’nden bugün taburcu oldu.

ECZACI: (Televizyonu kaparken) Yine mucizeni gösterdin yarabbim! (Sehpadaki gazeteyi aceleyle açıp okur.) Nijerya’da deprem. (Gazeteyi atarken) Yarabbim, sana şükürler olsun. Geçmişe dönük bu zaman kaymaları niçin yarabbim? Beni mi çok seviyorsun, yoksa Kenan’ı mı? Ya beni çok seviyorsun, hatalarımı telâfi için fırsat veriyorsun bana...Veya Kenan’ı çok seviyorsun, yaşaması için yeni bir şans tanıyorsun ona... Bu sorunun cevabını bilmiyorum ama ikimize de bir fırsat daha verdiğin için şükürler olsun. Büyüksün Allah’ım. Rahmansın, rahimsin... Saat kaç? (Duvar saatine bakar.) Aynı dün akşamki gibi... Paltoyla şemsiye de yok... Sana söz Allah’ım, bütün hatalarımı telâfi edeceğim bu akşam. Onu kurtaracağım. Dur Orhan, önce sakin ol... (Telefon çalar. Sevinçle açar.) Doğum günün kutlu olsun sevgilim... Sen beni düşüncesiz biri kabul edersin ama ben sana ne sürprizler hazırladım bir bilsen!... Hani bir ay önce pahalıdır diye almadığımız Trabzon işi bilezik vardı ya... Evet sevgilim, onu aldım. Dur, daha bitmedi... Bir de gerdanlık aldım ki bir gören bir daha bakar... Fiyatı önemli mi karıcığım? Ey gündüzlerimi karanlık, gecelerimi aydınlık eden güzel... Biz eskiden beri şairiz kızım. Bana bak, bu akşam çok önemli bir iş görüşmem var. Kızı okuldan sen alacaksın tamam mı? Bu işi bağlarsam en az beş milyar çantada keklik. Tamam tamam, gelsinler. Çok işim var, Murat meselesini eve geldiğimde görüşürüz. Öptüm canım. (Telefonu kapatır.) Şimdi çok iyi plân yapmalısın Orhan. Önce Belma Hanımı arayacaksın, sonra Ercan’ı, daha sonra Murat’ı... Hepsinin gönlünü alacaksın. Son olarak da kuyumcuyu... Bilezik ve gerdanlık , ayrıca çiçek... Şunları not edeyim hele... (Tezgâhın başına geçip bir şeyler yazar.)

DİLENCİ KADIN: (Birinci sahnedeki gibi) Allah rızası için bir ekmek parası evlâdım!

ECZACI : (Cep telefonundan numara çevirirken) Gel buraya gel.

DİLENCİ KADIN: (Gelirken.) Allah seni çoluk çocuğuna bağışlasın evlâdım.

ECZACI: (Kasadan para çıkarıp verirken) Amin teyze. Haydi güle güle. (Dilenci kadın çıkar.) Alo, Belma Hanım... Ben Orhan... Eczacı Orhan... (Telefonla konuşurken kapıyı içerden kilitler, tezgâhın arkasına, kapıdan bakan birinin göremeyeceği şekilde siner) Hürmetlerimi sunarım sayın hocam... Çok teşekkür ederim, inşallah siz de iyisinizdir... Çok şükür ikisi de sıhhat ve afiyetteler... Sayın hocam, sizi çok çok önemli bir konu için rahatsız ettim. Bu akşam yarım saatinizi bana ayıramaz mısınız?

MÜŞTERİ: (Birinci sahnedeki gibi gelir. Kapının camından içeri bakar.) Muhterem, içerde kimse var mı muhterem?

ECZACI: (Müşteriye görünmemek için daha da siner. Kısık sesle) Anlıyorum, yorgunsunuzdur, Tıp Fakültesinde profesör olmak kolay değil elbette.. Şey , biraz üşütmüşüm de... Onun için sesim boğuk gelebilir...

MÜŞTERİ: (Sert bir cisimle cama vurarak) Eczacı bey, eczacı bey, muhterem... Öööf, işin yoksa nöbetçi eczane ara şimdi. (Gider.)

ECZACI: Şu anda neredesiniz hocam?... Ooo, çok iyi... Demek otomobildesiniz.. Peki mekân olarak nerdesiniz hocam?.... Çekirge mi? Çekirge bizim dükkâna bir adımlık yer... Direksiyonu kırırıverin, iki dakika sonra buradasınız. Hocam inan ki çok önemli... Bir hayat kurtaracaksınız... Seans ücretinizi fazlasıyla veririm... Peki sayın hocam, madem öyle istiyorsunuz biz de para lâfı etmeyiz... Hani iki elin kanda da olsa gel derler ya, işte ben o durumdayım hocam... İki eliniz kanda da olsa buraya gelin... Hocam, anlayın beni, değil bir gün yarım saat bile ertelemem mümkün değil... Çok teşekkür ederim sayın hocam, bekliyorum. (Gidip kapıyı açar, nöbetçi eczane listesini asar, yazar kasayı kapatır. Bütün bunları yaparken şarkı söyler.) Neşeli ol ki genç kalasın / Bu dünyadan da zevk alasın.

SARHOŞ: (Şarkı söyleyerek gelir.) Öyle sarhoş olsam ki, / Bir daha ayılmasam.

ECZACI: (Camı silmesine fırsat vermeden kapıyı açarak reverans yapar.) Buyursunlar beyefendi, buyursunlar…

SARHOŞ: (Etrafına bakınır, şaşkınlıkla) Ben mi?

ECZACI: Tabii ki siz, buyrun efendim, bir arzunuz mu vardı?

SARHOŞ: Şey diyecektim be aabem, silinecek cam çerçeve var mı?

ECZACI: Yok; camlar, çerçeveler pırıl pırıl.

SARHOŞ: O zaman bi şarap parası be aabem!

ECZACI: Ben sana şarap parası değil de bir şişe viski versem kabul eder misin?

SARHOŞ: (Kafasını kaşır.) Anlamadım, bir daha tekrar eder misin?

ECZACI: Bunda anlaşılmayacak ne var? Sana bir şişe viski versem ne dersin?

SARHOŞ: Allah derim be aabem!

ECZACI: O halde gel peşimden. (Buzdolabına yaklaşır, Sarhoş peşinden gelir.
Dolaptan viski şişesini çıkarıp uzatır.) Al bakalım.

SARHOŞ: Bu gerçekten viski mi? Benimle dalga geçme be aabem.

ECZACI: Ne dalgası be kardeşim? Bu sabah, bir daha içki içmeyeceğim diye kendi kendime söz verdim, dolaptakileri sana veriyorum işte! Rakı içer misin?

SARHOŞ: Hastaya yatak sorulur mu be aabem? Rakı içmeyen adama ben adam mı derim?

ECZACI: Hop hooop, ayıp ediyorsun ama! Biz adam değil miyiz yani? (Yarısı boş bir şişe rakıyı vermek üzereyken tekrar dolaba koymaya çalışır.)

SARHOŞ: Adam olmasan yarısını içer miydin be aabem? Aman şişeye dikkat et, Allah muhafaza kırılır mırılır...

ECZACI: Peki, al bakalım, bu senin kısmetinmiş.

SARHOŞ: Sizin gibi bir büyüğümüze asla yanlış yapmayız. Bilmeden bir hata yaptıysak affola!

ECZACI: Peki bira içer misin?

SARHOŞ: (Şişeleri paltosunun iç ceplerine koyarken) Bira bizim ilk göz ağrımız be aabem. Bu merete birayla başladık. Ölürüz de biraya ihanet etmeyiz.

ECZACI: (İki şişe bira çıkarıp verir.) Al bakalım, hepsi bu. Git şimdi.

SARHOŞ: (Biraları paltosunun dış ceplerine koyar, çıkarken) Büyüksün be aabem, ulusun be aabem, yücesin be aabem!...

ECZACI: Güle güle, güle güle.

KENAN: (Birinci sahnedeki gibi gelir.) Abi be, bi kutu hap alacaktım be abi.

ECZACI: Kolay be koçum, hele şu koltuğa otur da biraz dinlen. Ben ortalığı toparlayayım. Hemen veririm.

KENAN: Bi kutu hap alıp hemen gidecektim be abi.

ECZACI: (Dışarı çıkarken) Bak, kapıda nöbetçi eczanelerin listesi var. Bu saatten sonra benim ilâç satmam yasaktır. Dışarı bakayım, eczaneyi gözetleyen yoksa sana istediğin ilâcı gizlice veririm. Sen rahat otur, müşteri gibi değil de benim oğlum veya kardeşim gibi rahatça yayıl koltuğa.

KENAN: Tamam abi. (Koltuğa oturur.)

(Kapıda Belma Hanım görünür.)

ECZACI: (Belma hanımın içeri girmesine fırsat vermeden dışarı çıkarken) Bi saniye sayın hocam, bi saniye....

(Kapının önünde sessizce konuşurlar. Kenan eczanenin raflarına bakarak oyalanır. Eczacı ve Belma Hanım içeri girerler.)

BELMA HANIM: Orhan Bey, kim bu yakışıklı delikanlı? (Kenan’ın yanına yaklaşırlar.)

ECZACI: Sayın hocam, onu size takdim edemem ama sizi ona tanıtabilirim. Delikanlı, Belma Hanım Tıp Fakültesi profesörlerindendir.

KENAN: (Şaşkın ve utangaç ayağa kalkıp Belma Hanımın elini öpmeye çalışır.)

BELMA HANIM: (Elini öptürmez.) Maşallah, böyle fidan gibi delikanlıları gördükçe ülkemle gurur duyuyorum, bu memleketin sırtı yere gelmez diye düşünüyorum. Adın ne senin delikanlı?

KENAN: Kenan efendim... Kusuru bakmayın, ben ilk defa bir profesörle tanışıyorum. Ben bir hap alıp gidecektim.

BELMA HANIM: Hangi haptan istiyordun delikanlı?

KENAN: Dermatragon efendim.

BELMA HANIM: Ooo, dermatragon istediğine göre senin bir derdin var. Artı senin bir rehbere ihtiyacın var. Otur bakalım şöyle, seninle biraz konuşalım.

(Otururlar.)

ECZACI: Belma Hanım, bana birkaç dakika müsaade eder misiniz? Bazı telefon görüşmeleri yapmam gerekiyor da...

BELMLA HANIM: Müsaade sizin Orhan Bey, biz delikanlıyla sohbet ederiz. Eczacı cep telefonunu alıp çıkar.) Kenan sana bir hikâye anlatmak istiyorum. Zamanın var mı? Beni dinler misin?

KENAN: Elbette efendim.

BELMA HANIM: Vaktiyle bir ülkede anne ve kızından oluşan iki kişilik bir aile varmış. Anne kızını o kadar çok seviyormuş ki yemez yedirir, giymez giydirirmiş. Yıllarca kızının bir dediğini iki etmemiş, onu el bebek gül bebek büyütmüş. Kızına ismiyle değil de prensesim, gülüm, çiçeğim gibi sözcüklerle hitap edermiş. Gel zaman git zaman kız büyümüş, okul çağına gelmiş. Okula gidip de başka insanlarla sosyal ilişkiye girdiğinde ömrü boyunca unutamayacağı bir şok yaşamış. Çünkü sınıf arkadaşları kızın çilli suratıyla; kısa, çelimsiz vücuduyla, çarpık bacaklarıyla alay ediyorlarmış. Gerçekten de bu küçük kız pek çirkinmiş. Zavallı kızcağız akşamleyin ağlayarak eve gelmiş ve annesini suçlamış. Ona : “Sen bir yalancısın, doğduğum günden beri beni aldatıyorsun, güzel olmadığım halde bana sürekli prenses dedin.” demiş ve geceler boyu ağlamış. Aradan yıllar geçmiş, kız buluğ çağına gelmiş. Fakat hayatında hiçbir şey değişmemiş. Annesi yine ona prenses diyormuş, sınıf arkadaşları ise çirkinliğiyle alay ediyorlarmış. Neyse; talihsizlik bu ya, kızcağız bir trafik kazası geçirmiş. Bu kazada iki gözü de kör olmuş. Doktorlar kızı ameliyata almışlar ve ona göz nakli yapmışlar. Yaraları iyileşip de gözlerindeki sargılar çıkarılınca kız aynaya bakmış, bir de ne görsün! Aynada prensesler gibi güzel bir kız... İpek gibi saçlar; taze, pembe bir cilt... O kaşlar, o gözler... Bakmaya kıyamayacağın bir güzellik... Kız şaşırmış. Doktorlara : “Siz bana estetik ameliyatı da mı yaptınız?” diye sormuş. Doktorlar da şöyle demiş: “Hayır, yüzüne ve vücuduna dokunmadık, fakat göz naklinde sana gözlerini veren kişi annendi, şimdi sen kendini annenin gözleriyle görüyorsun.” demişler.

(Perde iner)
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör http://erturanelmas.megabb.com
Erturan Elmas
Admin
avatar

Mesaj Sayısı : 93
Kayıt tarihi : 13/10/08
Yaş : 61
Nerden : Bursa

MesajKonu: ZAMAN KAYMALARI   Salı Ekim 14, 2008 8:55 am

SAHNE DOKUZ

DEKOR: (Aynı. Farklı olarak sadece tezgâhın üzerinde mücevher kutusu ve çiçek vardır. Eczacı koliden çıkardığı ilâç kutularını raflara dizmekle meşguldür. Diğerleri sohbet etmektedir. Duvar saati l9.l5’i göstermektedir.)

BELMA HANIM: Söyle bakalım Kenan, bu mektubu ne yapıyoruz?

KENAN: (Alıp yırtarken) Yırtıyoruz hocam.

BELMA HANIM: Peki sence Fatma kimdir?

KENAN: Alelâde bir insan...Tıpkı benim gibi... Su içer, yemek yer, tuvalete gider.

BELMA HANIM: O bir prenses mi?

KENAN: Alâkası bile yok. Ne çirkin ne de güzel bir kız... Eh, yüzüne bakılabilir işte...

BELMA HANIM: Peki sen kimsin?

KENAN: Sağlıklı, genç, kendi çapında yakışıklılığı olan sade bir yurttaş...

BELMA HANIM: Aferin Kenan... Sonuç olarak senin en büyük problemin reddedilmeyi içine sindiremeyişindir. Şuna inan, hayatında bir erkek veya bir kadın tarafından reddedilmeyen insan yoktur. Fatma mektubumu almadı, çıkma teklifimi kabul etmedi diye üzülüyorsun. (Eczacıya) Orhan Bey, siz gençliğinizde bir bayan tarafından hiç reddedildiniz mi?

ECZACI: Ohoo, kızlara yazıp da geri çevrilen mektuplarımı biriktirseydim bir roman olurdu.

BELMA HANIM: (Kenan’a) Gördün mü bak... Koskoca eczacı... Gençliğinde neler gelmiş başına!... Reddedilmek elbette ki her insanı üzer. Fakat herkesin başına gelen bu basit olaya, kendine zarar verecek şekilde tepki göstermen yanlış.

KENAN: Evet hocam, biliyorum.

BELMA HANIM: Sana bir soru sormak istiyorum delikanlı... Televizyon haberlerinde görüyoruz. Bazı şöhretli şarkıcıların fanatik seyircileri var. Bu gençler konser esnasında kollarını, vücutlarını jiletle kesiyorlar, resmen kendilerine işkence ediyorlar. Sence niçin yapıyorlar bunu?

KENAN: Bilmem... Sapıklık işte... Herhalde acı çekmekten zevk alıyorlar.

BELMA HANIM: Hayır Kenan, hiçbir canlı acı çekerken zevk alamaz... Onlar bir şeyi kanıtlamaya çalışıyorlar. Hayranı oldukları sanatçının dikkatini çekmek, o sanatçıyı ne kadar sevdiklerini kanıtlamak için yapıyorlar bunu. Birine duyulan sevgi veya aşk bu şekilde kanıtlanmaz ki!...

KENAN: Nasıl kanıtlanır peki?

BELMA HANIM: Bir defa sen aşkını kanıtlamak zorunda değilsin. Diyelim ki dikkat çekmek, kendini sevdiğin insanlara ispat etmek istiyorsun. Enerjini bir yeteneğin üzerinde yoğunlaştırarak gerçekleştirebilirsin bunu. Senin hangi alanda yeteneğin var Kenan?

KANAN: Bilmem... Hiç yeteneğim yok galiba.

BELMA HANIM: Yanlış cevap... Her insanın mutlaka bir yeteneği vardır. Düşün bakalım... Spor, müzik, edebiyat...

KENAN: Hah, hatırladım... Çok güzel şiir yazarım. Fatma için yazdığım şiiri okuyayım mı?

ECZACI: (Yaklaşarak) Dur dur, okuma!... Ne yapacaksın şiiri be Kenan? Şiir para kazandırır mı? (Belma Hanıma gizlice ‘hayır’ der gibi işaretler yapar.) Para kazandıracak bir yetenek olmalı. Öyle değil mi sayın hocam?

BELMA HANIM: Para kazandırması şart değil Orhan Bey...

ECZACI: Fakat gelir getiren bir yeteneğini geliştirirse zengin olur, Fatma gibi kızlar da Kenan’a hayranlık duyar, sonra da âşık olur.

BELMA HANIM: Orhan Bey bu konuda haklı Kenan. Maddi gelir getiren bir yetenek toplumdaki statünü yükseltir. O zaman sen kızlara değil, kızlar sana mektup yazar. Peki hangi konuda yeteneğin var senin?

KENAN: Şiir yazmaktan başka hiç yeteneğim yok.

ECZACI: Yahu boş ver şiiri; yetenek dediğin el becerisi de olabilir. Meselâ duvar sıvamak, marangozluk... Öyle değil mi sayın hocam?

BELMA HANIM: Elbette, biz el becerilerini de yetenek kabul ederiz. Bir çiviyi eğip bükmeden çakmak bir yetenek işidir.

KENAN: Hah buldum... Çok güzel kahve yaparım hocam.

BELMA HANIM: Öyle mi?... Çok iyi ... Nerede öğrendin kahve yapmayı?

KENAN: Ben kahvehanede çalışıyorum hocam. Bazı yaşlı müşteriler var, sırf benim kahvemi içmek için bizim kahveye geliyorlar. Ocakta patron varsa kahve içmezler, kaş göz işaretiyle ocağa geçip kahve yapmamı isterler.

BELMA HANIM: İşte bu!... Anlatmaya çalıştığım buydu. Sen şimdiden kendi mahallende şöhret olmuşsun. Bu yeteneğini geliştir Kenan. Askerliğini yaptıktan sonra kendi kahvehaneni açarsın, bir sürü müşterin olur... Kim bilir belki de ilerde kahvehaneler zinciri kurarsın.

KENAN: Burada malzeme olsaydı size kahve yapardım.

BELMA HANIM: İnşallah bir gün o meşhur kahveni içmek nasip olur.

KENAN: İnşallah hocam.

BELMA HANIM: Orhan Bey, oldukça geç oldu. Zannederim Kenan’la iyi anlaştık biz. Bana müsaade ederseniz gitmek istiyorum. (Ayağa kalkarlar.)

ECZACI: Estağfurullah sayın hocam, yalnız, şu hediyemi kabul buyrun lütfen. (Raflardan iki parfüm şişesi alıp tezgâhta paket yaparak) Size ve eşinize birer parfüm takdim etmek istiyorum.

BELMA HANIM: Lütfen Orhan Bey, beni kırdığınızın farkında mısınız?

ECZACI: Bu parfümleri iki gün önce getirdik. Gerçek İtalyan malıdır, taklit değildir. Eşime bir tane ...ürdüm, çok beğendi. Eminim siz de memnun kalacaksınız.

BELMA HANIM: Madem o kadar kaliteli, ücretini ödemek şartıyla alırım.

ECZACI: (Parfümleri koyduğu poşeti verirken) Şimdi de siz beni rencide ediyorsunuz Belma Hanım, lütfen artık para, ücret gibi kelimeler kullanmayın.

KENAN: Abi be, bu parfümler kaç para be abi?

ECZACI: (Ters ters bakar.) Sonra konuşuruz. (Belma Hanıma) Eşinize selâmlarımı iletin.

BELMA HANIM: Peki, teşekkür ederim, iyi akşamlar... İyi akşamlar Kenan. Tekrar görüşelim. (Kenan’la tokalaşır.)

KENAN: İyi akşamlar hocam.

ECZACI: (Belma Hanımı kapıya kadar uğurlayıp döner.) Kenan be, senin üzerinde ne kadar para var koçum? Bana biraz borç versene.

KENAN: (Şaşkın) Borç mu?

ECZACI: Borç ya, yirmi milyon falan var mı sende?

KENAN: Tam yirmi milyonum var abi...

ECZACI: Veya borç verme de yirmi milyonluk mal satayım sana... Gelmişken seni bir yolayım anlayacağın.

KENAN: Abi be, o parfümler kaç para?

ECZACI: Hay akılsız kafa? Öyle ya, sana parfüm satayım. (Raftan bir parfüm çıkarıp verir) Fiyat kupürüne bak, kaç paraymış gör.

KENAN: Ooo, çok pahalıymış, tam otuz beş milyon yazıyor arkasında.

ECZACI: Problem mi koçum? Sen o yirmi milyonu bana ver, ben bunlardan iki tane, dur dur üç tane vereyim. Biri bayan için, ikisi de erkek için. Birini annene, birini babana verirsin. Birini de sen kullanırsın.

KENAN: İyi ama, üç parfüm çok para tutuyor be abi.

ECZACI: Koçum anlamadın galiba... Ben sana üçünü yirmi milyon liraya satıyorum . Tamam mı? Anlaştık mı? Ver bakalım şu yirmi milyonu.

KENAN: (Cebinden para çıkarıp verir.) O zaman anlaştık. İlerde zengin olursam borcumu öderim.

ECZACI: (Parfümleri poşete koyup kapıya kadar uğurlar.) İnşallah koçum, haydi bakalım, bir gün sizin mahalleye gelip senin kahveni içeceğim. Seni de beklerim ha... Canın sıkıldığında, dertleşmek için bir arkadaş aradığında veya paraya ihtiyacın olduğunda hiç çekinme yanıma gel tamam mı?

(Perde iner)
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör http://erturanelmas.megabb.com
Erturan Elmas
Admin
avatar

Mesaj Sayısı : 93
Kayıt tarihi : 13/10/08
Yaş : 61
Nerden : Bursa

MesajKonu: ZAMAN KAYMALARI   Salı Ekim 14, 2008 8:56 am

SAHNE 10

DEKOR: (Aynı. Duvar saati l4.30’u göstermektedir. Askılıkta şemsiye ve palto asılıdır. Eczacı rafları bir bezle silmekle meşguldür.)

ASKICI ÇOCUK: (Elinde çay tepsisiyle kapıdan bağırır.) Orhan abi!..(Kelime sonlarındaki i seslerini uzatarak ve i, e arası bir sesle telâffuz etmektedir.)

ECZACI: (Çocuğun telâffuzunu taklit ederek) Ne var Ali!...

ASKICI ÇOCUK: Çay getireyim mi?

ECZACI: Getir!...

ASKICI ÇOCUK: (Çayı verirken) Çaylar tavşan kanı abicim.

ECZACI: Bana bak Ali, bugüne kadar sana hiç bahşiş verdim mi?

ASKICI ÇOCUK: Ne gezer abi!...

ECZACI: Hay eşşek kafa!... (Cüzdanından para çıkarıp verir.) Al bakalım, sana yirmi milyon. Bu benden...

ASKICI ÇOCUK: Vaay, çok teşekkürler be abicim! Ben de verdiğini zannettiğin bahşişleri geri isteyeceksin sandıydım.

ECZACI: O kadar cimri miyiz ulan?

ASKICI ÇOCUK: Eh, onca bayram seyran geçti; pek bir şey görmedik de...

ECZACI: Haklısın, haklısın... Al bakalım, yirmi milyon daha... Bu da Kenan’dan...

ASKICI ÇOCUK: Kenan da kim?

ECZACI: Senin yaşlarında bir müşteri... Bana bak, bu yirmi milyon çok kıymetli paradır ha! Onu kazanmak için neler çektiğimi bir anlatsam şaşarsın.

ASKICI ÇOCUK: Kıymetli olmaz mı Orhan abi, benim bir haftalık kazancım bu paralar.

ECZACI: Kenan’ın parası bu, Kenan’ın... Haydi bakalım güle güle...

ASKICI ÇOCUK: Allah razı olsun abi!.. Afiyet olsun. (Çıkar.)

ECZACI: (Çayı alıp içerek koltuğa oturur. Gazeteye bakarken) Sonunda kâbus bitti. Demirel’i taburcu ettik. İntiharı önledik. Yirmi milyondan da kurtulduk... Allah’a şükür!

ASKICI ÇOCUK: (Kapıda aynı şekilde görünür.) Orhan abi!... Televizyonda çok matrak bir olay var, açsana Bursa Gündem’i...

ECZACI: Neymiş lan matrak olan?

ASKICI ÇOCUK: Çocuğun biri evin çatısına çıkmış, bağırıp çağırıyo...

ECZACI: Olabilir... Herkes çatıya çıkıp bağırabilir... Matrak olan nedir ki?

ASKICI ÇOCUK: Salağın elinde bir şişe parfüm var abi... Kendimi atıcam diye bağırıyo...

ECZACI: (Şaşkın fırlar.) Ne? Parfüm mü? Kendisini mi atacakmış?

ASKICI ÇOCUK: Hem de canlı yayın ha!.. Açsana Bursa Gündem’i... Amma matrak ha! (Gider.)

ECZACI: (Telâşla televizyonu açarken) Ulan Kenan, ulan Kenan!... İnşallah bu sen değilsindir.

SPİKER: Bursa Gündem, televizyon yayıncılığında bir ilke imza atmaktadır sayın izleyiciler. Bir intiharı naklen yayınlıyoruz, lütfen çocuklarınızı ekran başından uzaklaştırınız. Şimdi tekrar olay mahalline bağlanıyoruz.
(Televizyonda Kenan görünür, binanın çatısındadır, elinde bir şişe parfüm vardır . Bağırmaktadır.)

KENAN: Mektup yazdım almadı, parfüm hediye ettim almadı. O benim aşkıma inanmadı. Ama aşkımı ispat etçem, ispat etçeeem!...

(Kamera kalabalığı, sonra da gazeteciyi görüntüler.)

ECZACI: Olamaz ya, olamaz... Böylesine saçma bir sebeple insan kendi canına kıyamaz...

GAZETECİ: Sevgili seyirciler, Türkiye’de ilk defa bir intihar vakası canlı yayınlanmaktadır. Ben Erkut Çakan ve kameraman Hamdi Berk televizyon gazeteciliğinde bir ilke imza atmak üzereyiz. Şimdi tekrar intihar etmek üzere olan gence dönelim.

ECZACI: Sizi gidi ölü yiyiciler sizi!... Ulan siz benden de betersiniz be!...

ASKICI ÇOCUK: (Kapının önünden çay tepsisiyle geçerken bağırır.) Orhan abi! O çocuk kafasına koymuş bi defa. Bak görürsün atacak kendini.

ECZACI: (Şaşkın vaziyette bir Askıcı Çocuğa, bir televizyona bakarken) Ne dedin, ne dedin? (Kendi kendine) Evet, kafaya koymuş; doğru ya , kafaya koymuş bir defa. Bugün olmazsa yarın...

KENAN: (Ekranda görünür.) O Fatma var ya o Fatma!... Bana söylediği o kelimenin hesabını verecek. Hem de öbür dünyada verecek. Ben ölürsem kabrime gelmesin, istemeeem!

ECZACI: (Televizyonu kaparken) Yarın olmazsa öbür gün... Şimdi her şeyi anladım işte... Ulan geri zekâlı çocuk; sen kendini öldürmeye programlanmışsın, benim elimden ne gelir? Kendini imha eğilimi senin genlerinde var. Ben ne yapabilirim? Kendini ister at, ister atma... Artık beni ilgilendirmez. (Rahatlamış gibi.) Oh be!... (Koltuğa oturur, çay içerek gazetesini okur. 5-6 saniye sonra gazeteyi öfkeyle atıp kendi kendine) Ulan Orhan, ulan Orhan!... Sensin geri zekâlı!... Bu çocuk hasta oğlum, hasta... Hâlâ anlayamadın mı? Tut ki vereme tutulmuş, tut ki kanser olmuş... Bir hasta tek doz ilâçla iyileşir mi? Mümkün mü bu? İki parfümlük masraf edip doktor çağırdım diye vicdanını mı rahatlatacaksın? Rahatladın mı şimdi? Vicdan azabından kurtuldun öyle mi? Ruh hastası bir genç tek seanslık bir terapiyle tedavi edilir mi? O çocuk senin oğlun olsaydı bir saatlik terapi uygulayıp sokağa mı salacaktın? (Kalkar, televizyonu açarken) Allah’ım ben ne yaptım?... Kenan, kardeşim, ne olur atlama!... Canına kıyma güzel kardeşim!... Sana söz veriyorum o kızla aranı yapacağım. Seni yanıma çırak alacağım garip kardeşim, seni hastanelere yatırıp tedavi ettireceğim can kardeşim... Yalvarırım atlama canım kardeşim...

(Ekranda gazeteci görünür. Gazetecinin arkasında telâşlı bir kalabalık vardır.)

GAZETECİ: (Memnun) Sayın seyirciler, gördüğünüz gibi televizyon gazeteciliğinde bir tarih yazdık. İnanılmazı gerçekleştirip bir büyük başarıya imza attık. Bir intihar olayı, dünyada ilk defa, bir televizyon kanalından canlı olarak yayınlandı. Az önce tanık olduğunuz gibi Kenan Çelik adlı genç dört katlı apartmanın çatısından intihar etmek amacıyla atladı . Ben Erkut Çakan ve kemaraman...

ECZACI: (Televizyonu kapatır.) Allah kahretsin!... Allah’ım, beni affet yarabbim!... Bana bir fırsat daha ver Allah’ım... Yemin ederim ki o çocuğu oğlum bileceğim, tüm masrafları üstlenip tedavi ettireceğim. (Başını duvara vurur ve bayılır.)

ASKICI ÇOCUK: (Birkaç saniye sonra kapıda gözükür.) Orhan abi!... (Yerde yatan eczacıyı görüp telâşla yanına gelir.) Orhan abi, ne oldu sana? Abi kalk be!... (Eğilip kalbini dinler.) Kalbin atıyor, yaşıyorsun!... Uyan Orhan abi, uyan... Ne oldu, biri mi vurdu sana? Orhan abi, Orhan abi!... Aç gözlerini be abi!

ECZACI: (Yavaş yavaş ayılıp kalkarken) Ne oldu bana? Nerdeyim ben?

ASKICI ÇOCUK: Dükkândasın abicim... Ne oldu sana? Niçin bayıldın?

ECZACI: Saat kaç Ali? Saat altıya beş mi var?

ASKICI ÇOCUK: Ne altısı be abicim! Daha üç bile olmadı.

ECZACI: Bugün ayın kaçı?

ASKICI ÇOCUK: Yirmi sekizi. Şubatın son günü...

ECZACI: Ne ? Yirmi yedisine dönmedik mi? Paltoyla şemsiye askılıkta mı? Tüh!.. Her şey yerli yerinde... (Aceleyle gazeteye bakar.) Kahretsin!... Nijerya’da depremi yazmıyor.

ASKICI ÇOCUK: Orhan abi, sana ne oldu be abicim? Söylediklerinden hiçbir şey anlamıyorum...

ECZACI: Ali, sana iki tane yirmi milyon vermiştim, o paralar yanında mı?

ASKICI ÇOCUK: (Tereddütlü) Yanımda mı? Ne demek yanımda mı?

ECZACI: Oğlum, korkma; geri istemiyorum... Ceplerine bak, paralar yanında mı? Kenan’ın verdiği yirmi milyonu merak ediyorum.

ASKICI ÇOCUK: Kenan’ın verdiği mi? Kenan da kim? Niçin ikide bir Kenan diyorsun?

ECZACI: Oğlum uzatma be!... Bak ceplerine, benim verdiğim paralar duruyor mu cebinde?

ASKICI ÇOCUK: (Şaşkın) Allah Allah!... Peki, bakalım. (Ceplerini karıştırıp paraları çıkarır.) İşte burada, iki tane yirmi milyon... Gözün kaldıysa al.

ECZACI: Kahretsin!... (Ellerini göğe açarak) Allah’ım bana bir şans daha! (Gerilip kafasını hızla duvara vurur ve bayılır.)

ASKICI ÇOCUK: (Şaşkın ve telâşlı üstüne kapanıp ayıltmaya çalışırken)
Orhan abicim, ne oldu sana canım abicim? Ne olur kalk, beni korkutma canım abicim!... İmdaaat! Yardım edin, imdaaat!...

(Perde iner)
SON

ERTURAN ELMAS
Bursa 2004
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör http://erturanelmas.megabb.com
Sponsored content




MesajKonu: Geri: ZAMAN KAYMALARI   

Sayfa başına dön Aşağa gitmek
 
ZAMAN KAYMALARI
Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası
 Similar topics
-
» Ne Zaman Düzelcek Bu Yetkinforum
» Arkadaşlar Ben Biri Konu Paylaştığı Zaman
» [Tek baslik] forumu açtıkları zaman başka bir sayfaya yönlendiriliyorlar
» Siteye istediğim zaman çalcak müzik nasıl koyacağız
» Ne Zaman Acılacak

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
EDEBİYAT HAZİNESİ :: Erturan Elmas'ın Eserleri :: Tiyatrolar-
Buraya geçin: