EDEBİYAT HAZİNESİ

Edebiyat Severlerin Buluştuğu Nokta!
 
AnasayfaSSSAramaÜye ListesiKullanıcı GruplarıKayıt OlGiriş yap

Paylaş | 
 

 AYRANCI HASAN'IN OĞLU CONİ BİTILS

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek 
YazarMesaj
Erturan Elmas
Admin
avatar

Mesaj Sayısı : 93
Kayıt tarihi : 13/10/08
Yaş : 61
Nerden : Bursa

MesajKonu: AYRANCI HASAN'IN OĞLU CONİ BİTILS   Ptsi Ekim 13, 2008 2:50 pm

AYRANCI HASAN’IN OĞLU CONİ BİTILS

(Tek kişilik oyun)

(İki perde, dokuz sahne)

Birinci perde

Sahne Bir


(Dekor: Fakir bir öğrenci odası. Solda bir kapı. Ortada; üzerinde sürahi, bardak, küllük vb. bulunan tahta bir masa ve bir sandalye. Sağ arka plânda, duvar dibinde bir somya. Karşı duvarın sol tarafında bir pencere. Duvarda bir ayna, birkaç gömlek, ceket, pantolon vb. asılmıştır. Sağ duvarda mutfağa açılan küçük bir kapı…)

FONDAN SES: (Perde açılmadan önce) Yıl 1974. Kasımın biri. Pazar. Gece…
(Işıklar söner. Kırmızı bir ışık veren projektör perdeyi aydınlatır. Perde açılırken daha evvel kasete alınan sesler mikrofondan verilir. Projektör odayı taradıktan sonra somyada durur. Mehmet yatakta yatmaktadır. Fondan verilen sesleri dinlerken sıkıntıyla kıvranmaktadır.)

FONDAN SES: (Saatin çalışırken çıkardığı tik-tak sesleri sinir bozucu şekilde alçalıp yükselerek dokuz – on saniye sürer. Anne ve baba sesleri duyulunca azalır.)

ANNE SESİ: (Hüzünlü) Oğlum, bir tanem, Mehmet’im benim. Beni bırakıp İstanbullara mı gideceksin? Senin hasretliğine nasıl dayanırım ben? Vazgeç büyük okullarda okumaktan oğlum. Köyde kal daha iyi. Allah kimi aç bırakmış ki sen kalasın?

FONDAN SES: (Gittikçe yükselen saat tıkırtıları… 5–6 saniye sürer.)

BABA SESİ: Biliyorsun ki oğlum anan dişlerini çektirdi. Ona yeni, iyi dişler lâzım. Senin üniversite davan ortaya çıkınca yaptıramadık. Varsın anan bir yıl daha dişsiz gezsin; yeter ki sen oku!..

FONDAN SES: (Saat tıkırtıları…)

ANNE SESİ: İstanbul büyük şehir evlâdım. Kendini koru. Hırsızı var, arsızı var. Herkesle dost olma. Kendine dikkat et, paranı çaldırma. Her yerlerde gezip tozma. Hele karı kız peşinde hiç koşma.

(Saat tıkırtıları)

BABA SESİ: Beş yüz, altı yüz, yedi yüz… Al bunları oğlum. Ancak bu kadar bulabildim. Parayı idareli kullan. Abur cubura harcama. Kitap için paraya hiç acıma. Hocaların ne kitabı söylerse al. Kitap için ceketimi satar sana yine para bulurum.

(Saat tıkırtıları)

ANNE SESİ: Kara kaşlı, kara gözlü, eli ayağı temiz, namusluca bir kız alırız sana. Gül gibi geçinir gidersin oğlum. Yeter ki gönlünü İstanbul kızlarına kaptırma.

(Saat tıkırtıları)

BABA SESİ: İstanbul büyük şehir oğlum. Sense çok küçüksün. Yolda yürürken apartmanların son katlarına bakma. Zenginlerin hayatına özenme. Başın dönüverir de düşersin sonra. Hep derslerine çalış. Gazinoya, pavyona, meyhaneye gitme!

(Saat tıkırtıları)

ANNE SESİ: Gece yatarken üç kulhüvalla, bir elham oku. Allah’a sığın da uyu. Yatarken üstünü iyice ört. Kışın iki tane çorap, iki tane kazak giy üstüne.

BABA SESİ: Anarşistlik yapma oğlum. Karışma kavga yapan gençlere. Eğer karışırsan, adam öldürür banka soyarsan, Türk askerine kurşun sıkarsan beni baba belleme. Bil ki ben yokum, bil ki ben öldüm. Vatan için, millet için çalış. Allah’a inan ve güven…

(Saat tıkırtıları)

ANNE SESİ: (Bundan sonraki sesler yankılı ve çıldırtıcı bir hüviyet taşıyarak bazen saat tıkırtıları içinde erimeli ve bazen de top gibi patlamalıdır.) Üstünü ört. (Çığlık hâlinde) Öööört, ööört!...

BABA SESİ: Okuuu, okuuu!

ANNE SESİ: Kara kaşlı, kara gözlü, kara,karaaa, karaaaa!..

BABA SESİ: Karı kız peşinde koşma, koşma, koşmaaaa!

ANNE SESİ: Karaaaa!

BABA SESİ: Okuuu!

ANNE SESİ: Öööört!

BABA SESİ: Koşmaaaa!

(Sahnenin ışıkları yanar.)

MEHMET: (Işıklar yanınca üzerindeki battaniyeyi hırsla savurarak yataktan fırlar. Çok sinirli.) Yeter be, yeter! Bıktım artık! Kurtulamayacak mıyım sizden? Yok üstümü örtecekmişim, yok sağıma soluma dikkat edecekmişim, yok karı kız peşinde koşmayacakmışım! (Yavaş yavaş sakinleşir.) Çocuk muyum ben be? Ne yapacağımı bilmez miyim? (Alaycı) Kara kaşlıymış, kara gözlüymüş! eli ayağı temiz, namuslucaymış! (Güler.) Pis Çakır Mehmet’in kokana kızı Ayşe’yi mi alacaksınız bana? (Mağrur) Hiç ona tenezzül adar miyim ben? Kimmiş Ayşe? Çakır Mehmet’in kızı. Yani Sazpınar’dan bir köylü… Bense üniversiteli bir gencim. Boşuna mı davul dengi dengine demişler? Hiç Ayşe bana yakışır mı? Güzel olmasına güzel kız; güzel ama; şalvarının, başörtüsünün içinde bir et yığınından başka bir şey değil. Daha “Seni seviyorum.” bile diyemiyor. Çıkar pencereye (taklit ederek) “Seni seviyom Meemet; Meemet seni çok seviyom…” Başka bir lâf bilmez ki zaten. O kadar çok uğraştım, seni seviyorum dedirtemedim. (Küçümseyerek.) Yakışmıyor ki ağzına!.. (Az duraklar. Birden irkilir.)

Ne oluyor bana yahu? Kendi kendime neler saçmalıyorum ben? (Aynaya bakar.) Ulan Rezil Mehmet, ulan sefil Mehmet! Altı yıldır özlemini çektiğin İstanbul’a gelmedin mi? Altı yıldır hayal ettiğin üniversite hayatına kavuşmadın mı oğlum? (Anî bir dönüşle) Kavuştun ve başladın üniversite hayatına. Ne diye sinirlenip saçmalıyorsun peki? Önünde daha altı yıl var enayi. Tam altı yıl İstanbul’da olacaksın ve hep yalnız başına yaşayacaksın. Altı tane yıl… (Parmaklarıyla sayarak) Bir değil, iki değil, üç değil, tam altı tane yıl. On iki, yirmi dört, kırk sekiz, yetmiş iki… Yetmiş iki tane ay. Yani yetmiş iki tane otuz gün. Güne vurursak saymakla bitmez. Bu zaman zarfında İstanbul’dasın ve kuşlar kadar hürsün. Ekmek elden, su gölden… Ayrancı Hasan göndersin paraları. Fakülte dört yıllık, dört yıllık ya, ben enayi miyim dört yılda bitireyim! Nasıl olsa devlet baba altı yıl okuma hakkı tanımış. Kitaplara kapanıp dört yılda bitireceğime, krallar gibi yaşar, altı yılda bitiririm. (Vücuduna hayranlıkla bakarak) Evelallah gencim. (Sıçrar.) Sağlığım da yerinde. (Aynayı duvardan alarak yüzüne bakar.) Az buçuk da yakışıklı sayılırız hani! (Kasılır.) Eee, aynı zamanda üniversitede okuyoruz! Hayatın zevkini bu yıllarda çıkarabilirim. Kolay değil üniversitede okumak. Kolay değil İstanbul’da krallar gibi altı yıl yaşamak. Sazpınar köyünde var mı benim gibisi? Bu nimetler benden başka kime nasip olmuş? Hiç kimseye… Bir bana nasip oldu, bana, ben Mehmet’e…(Çok sevinçli. Heyecandan titreyen ellerle bir sigara yakar. Anî bir refleksle sigarayı avuçları içinde saklayarak çevresine bakınır. Yalnız olduğunu hatırlayınca kahkahalarla güler.)

Ulan Mehmet, şartlanmışsın be! (Sigaradan uzun bir nefes çekip tavana doğru üfler.) Yok baban artık, yok. Çek, çek ve savur dumanı. (Çeker, tavana üfler.) Bir daha çek Mehmet! (Çeker. Hayatından memnun bir tavırla) Hasan, Ayrancı Hasan, Çanakkale gazilerinden Ali Çavuş’un Ayrancı Hasan’ı… Ve Ayrancı Hasan’ın oğlu Ayrancı Mehmet… Yani ben… Ve o benim babam… Yok artık Ayrancı Hasan. Ve bir daha hiç olmayacak. (Biraz düşünür, tebessüm eder.)

Şu Ayrancı Hasan büyük adam vesselâm! Oğlu Mehmet’i on yedi yıl yedirdi, içirdi, okuttu, onu ta üniversiteye kadar getirdi. Sonra İstanbul’da bir buçuk odalı ucuz bir ev tutup eşyaları yerleştirdi ve gitti. (Odadaki eşyalara bakar.) Eşyalar, eşyalar… Bu eşyaların hepsi benim. (Deli gibi) Şu masa benim. Bu sandalye de benim. (Yatağa) Yatak, yatak; sen benimsin. Senin bir görevin var; beni koynunda saklamak… (Yatağa uzanır. Tavana) Tavan, tavaaan!.. Sen de benimsin. Senin de bir görevin var. Yağan yağmur ve karları üzerime düşürmeyeceksin. Yani beni koruyacaksın. (Aniden kalkıp aynanın yanına gider.) Bu ayna da benim. Ben saçımı tarayayım diye konmuş buraya. İstersem tararım saçlarımı. (Saçlarını tarayıp sürahiye bakar.) İstersem su içerim. (Bardağa su koyar, içecekken vazgeçer.) Ama içmeyeceğim. Çünkü ister içer, ister dökerim. (Somyaya biraz su döker.) Yatak ıslandı… Kim karışabilir ki? Karışamaz. Çünkü anam yok, babam yok, ninem yok, amcam yok, yok oğlu yok… Ben varım, sadece ben varım… Ve bu odadaki tüm eşyalar benim için konmuş buraya. Ben Mehmet için, Ayrancıların Mehmet için, Sazpınarlı Mehmet için… Ama hayır. Sazpınarlı Mehmet değil artık. İstanbullu Mehmet. Ayrancıların Mehmet değil, üniversiteli Mehmet. (Çok gururlu) Mehmet, Mehmet Bey, beeey! Altı yıl sonra da avukat Mehmet olacağım. (Taklit eder.) Sayın hâkimler, suçlu gözüyle bakılan müvekkilim aslında bebek kadar masumdur, falan filân… (İrkilir.)

Dağıtıyorsun oğlum, topla kendini. Delirmenin sırası değil. Anladık, seviniyorsun ama, bu kadarı da fazla!... Biraz sakin ol. (Pencerenin önünde durup dışarıyı seyreder.) Şimdi ben İstanbul’dayım öyle mi? Yani ben şu an İstanbul’un havasını mı teneffüs ediyorum? Demek bir gerçek bu? Üniversiteye girdim ve yarın okul açılıyor. Pardon fakülte… Ve ben gideceğim, başlayacağım üniversite hayatıma. Şu karşıda görülen binalar İstanbul’un apartmanları mı? Şu geçen taksiler İstanbul’un yollarında mı dolaşıyor? (Aniden döner.) İnanamıyorum bir türlü. Her şey ne kadar güzel, ne kadar iyi… (Duraklar.)

Bir hatıra defteri tutmalıyım. Bugünü mutlaka not etmeliyim bir yere. Çünkü bugün hayatımın dönüm noktası. (Masanın üstünde duran Bafra sigara paketini avuçlarında buruşturup atar.) Sazpınarlı Mehmet’in öldüğü gün bugün. (Duvara asılı ceketten bir paket filtreli sigara çıkarıp bir tane yakar.) Üniversiteli Mehmet’in doğduğu gün… Yazmalıyım. Bütün duygu ve düşüncelerimi aktarmalıyım bir kâğıda.

(Somyanın altındaki bavulu karıştırır. Bir defter ve kalem çıkarıp masaya oturur, yazar. Yazarken) Yıl 1974. Aylardan Kasım. Birinci gün. Yarın pazartesi. Yarın üniversiteye okumaya gideceğim. Bugün çok büyük bir gün. Hayatımın dönüm noktası. Çok mutluyum. (Seyircilere bakarak hayallere dalar.)

Çok iyi hatırlıyorum. İlkokul bitmiş, ortaokula kaydolmak için kasabaya inmiştik. Kayıt işi çabuk bitti. Babam sinemaya götürdü beni. İlk defa o gün film seyretmiştim. O filmi hiç unutamam. İstanbul’da Beyoğlu’nda çevrilen bir filmdi. Neler vardı filmde neler!... Taksiler, ışıklar, apartmanlar, gazinolar… Sokaklar hep temiz ve güzeldi. Her taraf ışıl ışıl… İnsanlar temiz, kibar ve daima mutluydular. O film o kadar çok etkilemişti ki beni!.. Ben de onlar gibi yaşamak, eğlenmek istiyordum. Bu arzu, içimde sökülüp atılamayacak bir ideal hâline gelmişti. Film seyrettikçe, fotoromanları, gazeteleri okudukça, televizyon izledikçe daha çok hırslandım. Öyle bir hayata kavuşmanın tek bir yolu vardı benim için. Okumak; üniversiteye, yani İstanbul’a gelmek. Okudum. Değil sınıfta kalmak, bütünlemeye bile kalmadım ve kavuştum özlediğim hayata.

(Tiksinerek) Kurtuldum o pis köyden. Sazpınar… Sazpınar ve İstanbul… Biri gece, biri gündüz. Sokaklar karanlık Sazpınar’da. Her yer toprak, toprak… Ve toprakta yılanlar… İstanbul’da ise ışıklar, ışıklar ve yine ışıklar… Sokaklar tertemiz ve insanlar mutlu. Binlerce eğlence yeri var İstanbul’da. Sazpınar’da ise iki kahveden başka bir şey yok. O muhtar denilen herife de lânet olsun! Kâğıt oyununu yasak etti. Eskiden pişti oynardık da biraz eğlenirdik. Şimdi o da yok. Aman bana ne canım!.. Sazpınarlı ne yaparsa yapsın. Ben artık altı yıl uğramayacağım oraya. Yazın da burada kalırım. İş bulur çalışırım, para biriktiririm.

(Yeni hatırlamış gibi) Param var, param çok var.(Cebinden çıkarır.) Ayrancı Hasan yedi yüz lira verdi. Ancak o kadar parası çıkışmışmış!... Aptal mıyım ben? Hiç İstanbul’a yedi yüz lirayla gelecek göz var mı bende? Yıllardan beri bugünler için biriktirdiğim paralar ne güne duruyor? Pederden gizli az mı yevmiyeye gittim? Ama sonunda oldu. Tam bin dört yüz lira biriktirdim. Hep bugünler için. (Paraları sayar.) Ayrancı Hasan’ın verdikleriyle birlikte tam iki bin yüz liram oldu. Az para değil. Galiba üniversitede okuyanlara her ay beş yüz lira kredi veriyorlarmış. (Sevinçli) Ulan Mehmet, daha şimdiden maaş almaya başladın be!.. Aldığım krediden Ayrancı Hasan’a bahsetmem. O parayı kızlarla yerim. Ayrancı Hasan’ın gönderdiği ise yeme içme masrafı. Zaten başka ne masrafım olur ki!.. Bir kalem, bir defter yeter de artar bile…

(Duraklar.) O kız…Ulan ne kızdı be!.. Siyah, kısa, hafif dalgalı saçlı; parlak, kiraz dudaklı, mavi gözlü… Bir başka kızdı işte. Tarifi imkânsız, öylesine güzel… Acaba bizim sınıfta mı? İnşallah bizim sınıftadır! Yeni kayıt olduğuna göre bizim sınıftadır. Kayıt fişlerinde adını gördüm. Berna’ymış adı. Berna… O kot pantolon da ne güzel yakışmış ona! (Üzerindeki kumaş pantolona bakar.) Bıktım banlardan, üç yıldır aynı elbiseyi giyiyorum. Yarın ben de kot alacağım. Kot pantolon üniversiteli gençler arasında moda. Hemen yarın, yarın alacağım. Nasıl olsa param var. (Duraklar.) Ya otobüsteki kız nasıldı? Sarışın olanı… (Utangaç) Ama nasıl bakıyordu bana!... Ah ulan Ayrancı Hasan, yanımda sen olmayacaktın ki!... Ama yarın olmayacaksın. Artık hiç olmayacaksın. Her gün başka bir kızla flört edeceğim. Evlenmek, âşık olmak yok. Gömlek değiştirir gibi kız değiştireceğim. Krallar gibi altı yıl yaşayacağım İstanbul’da. Burada kız mı yok? Berna olmazsa Jale, Jale olmazsa Hale… Haleler, Jaleler, daha neler neler… (Hitap eder gibi) Kızlar, geldim!... (Yatağa uzanır.) Kızlar… Sarışın, esmer, kumral… Ah bir bitse şu gece, yarın bir gelse!...

(Perde iner)
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör http://erturanelmas.megabb.com
Erturan Elmas
Admin
avatar

Mesaj Sayısı : 93
Kayıt tarihi : 13/10/08
Yaş : 61
Nerden : Bursa

MesajKonu: AYRANCI HASAN'IN OĞLU CONİ BİTILS   Ptsi Ekim 13, 2008 3:04 pm

İKİNCİ SAHNE

FONDAN SES: (Dekor aynı. Perde açılmadan önce fondan bir ses şu tarihi anons edecek.) Yıl 1974. Kasımın ikisi. Pazartesi, gece.)

MEHMET: (Perde açıldığında sırtı seyircilere dönüktür. Eski, yamalı bir kot pantolon giymiştir. Yeni aldığı kemeri takmaktadır. Üzerinde bir atlet vardır. Az sonra seyircilere döner, atletin ön tarafı yırtıktır. Masadan bir kilitli iğne alarak atletin yırtık yerini tutturur. Sonra duvardaki aynayı alıp giydiği pantolona bakar.) Yakıştı be!.. Çok güzel oldu. Yamaları da var. Tam vücuduma oturdu. Yenileri üç yüz lira ama masmavi. Kotun beyazlatılmış olanı modaymış. Eskileri dört yüz lira… Daha eskileri, bunun gibileri ise beş yüz lira. (Yamaları göstererek) Elli lira bu yama için, elli lira da diğer yama için. (Yatağın üzerinden bir kazak alıp giyer. Kazağın üzerinde “jeans” yazmaktadır. Kazağın üzerine kot yelek giyer. Aynayı yatağın üzerine koyarak hayranlıkla kendisini seyreder.)

Şimdi oldum işte… Tam üniversiteli oldum. Altta kot, üstte kot yelek; içinde de fiyakalı bir kazak. Jeans… Jeans diye yazılır ama cins diye okunur. (Aynayı masaya koyarken masadan bir gazete düşer. Alır, sandalyeye oturarak okumaya başlar.) Ayda Tekkan’a yeni burnu çok yakıştı, vay anasını be! Gerçekten çok yakışmış. Beatlesler grubundan Ringo Star iflâs etti. Ne, iflâs mı etmiş? Tüh be, yazık oldu Ringo’ya!.. (Sayfayı çevirir.) Sosyal yaşam. Şereton otelinde evliliğe ilk adımı attılar. Bir ay sonra boşanmazsa bu iki artist, kelleyi keserim. Kadınlar, makyaj denilen silâhı kullanmasını iyi bilin… (Sayfaların arasından bir kadın posteri çıkar. Şaşırarak sandalyeden fırlar.)

Aaa, bu Berna be!.. Vallahi Berna!... Allah kahretmesin, değilmiş. Rakuel bilmem ne!... Ecnebi artist. (Hayranlıkla bakar.) Ama ne kadar da Berna’ya benziyor!.. Saçları, kaşları, gözleri… Her yanı canım, her yanı benziyor. (Postere) Berna, Berna’m benim. Sensin bu. Belki de ikiz kardeşin. (Duvara yaklaşır.) Bu posteri duvara asayım. Berna’nın hakiki fotoğrafını alıncaya kadar bununla idare ederim. Çünkü Berna’nın aynısı. (Posteri duvara iliştirir, karşısına geçer.) Vay anasını be!... Bu ne benzerlik be kardeşim!... Bunu gör, Berna’yı görme. Bu bir artist, belki de büyük bir şarkıcı. Berna ise benim sınıf arkadaşım. Benim sevgilim. Anlarım yahu, velhasıl anlarım kızın güzelinden. Ulan Mehmet, artist gibi kız buldun be!.. Hem de üniversite hayatının ilk gününde. Berna, Berna… Ne güzel isim!... Acaba soyadı ne? Ama mühim değil, nasıl olsa soyadı Demir olacak.

(Posterin yanına gider.) Mehmet Demir, Berna Demir… (Aynayı alıp başını postere yaklaştırarak kendisini seyreder.) Yakışıyoruz da… Sanki birbirimiz için yaratılmışız. (Aynayı bırakıp taklit ederek) Sayın Mehmet Demir, Berna bilmem kimi eş olarak kabul ediyor musunuz? (Utangaç) Evet, ediyorum. (Hüzünlü, masaya yaklaşıp sandalyeye çöker.) Acaba o beni sevecek mi? Beni, ben Mehmet’i… Sazpınarlı Mehmet’i, Ayrancıların Mehmet’i… Sevecek mi beni? Şehirli kız o. Köylüyü küçük görür. (Postere bakarak) Köylü değilim derim. Benim babam hem ithalatçı, hem de ihracatçı… Babamın mobilya mağazası var derim. Kütahya’nın köyünde değil, içinde oturuyoruz derim. Ama demesem de olur. Çünkü, çünkü o da beni seviyor. (Postere bakarak)

Aynen böyle işte, böylece duruyordu karşımda. Gözlerimi gözlerine dikerek yaklaştım. Ben baktım, o baktı; ben baktım, o baktı. Belki on saniye göz göze bakıştık. Sonra yavaş yavaş yürüyerek yanından geçtim. Bir kere daha gördüm ama uzaktan. O da beni gördü. Yalnızdı. Ben de yalnızdım. Uzaktan, öylece “Ne olursun yanıma gel.” der gibi bakıyordu. Ama gitmedim. Öğleden sonra ders programını almaya gittiğimde bir kere daha gördüm onu. Programın asılı olduğu panonun önündeydi. Gideceğim dedim kendi kendime. Yanı başına dikileceğim ve onunla birlikte panodaki listelere bakacağım. (Taklit ederek.) Yaklaştım, yaklaştım; iki adım kala durdum. Kalbim öyle hızlı çarpıyordu ki!... Ayaklarım öylesine titriyordu ki!.. (Ayaklarına) Titremeyin ulan, titremeyin!.. Bir adım daha yaklaşsaydım mutlaka heyecandan bayılırdım. Öylece dikilerek onu seyrettim. İşi bitti, döndü. Döner dönmez beni gördü. Gözlerine öyle derinden baktım ki utançtan kıpkırmızı oldu. Başını öne eğip gitti. Ah ne kadar güzel, ne kadar iyi kız Berna!..

Yarın dersler başlıyor. Giderim, yanına otururum. Sınıf arkadaşı değil miyiz? Onun yanına niçin oturdun diye kim suçlayabilir beni? Kimse suçlayamaz. Otururum veya oturmam. Çünkü onun sınıf arkadaşıyım. Yanına oturur ve tanışırım onunla. Benim adım Mehmet, Kütahyalıyım, babamın koltuk mağazası var derim. O da bana benim adım Berna.” der. Öğle yemeğini beraber yeriz. Onu en pahalı, en lüks lokantaya götürürüm. Birer sulu köfte yeriz. Arkasından da birer pilav… Pilavın yanında da erik hoşafı… Garsona tam beş lira bahşiş veririm. Sonra… Sonra hep öyle yaparız işte. Derste yan yana oturur, sokaklarda kol kola gezeriz. O avukat olur, ben hâkim. Evleniriz. (İrkilir.)

Yavaş ol Mehmet! Hani evlenmeyi bir köşeye atacaktın? Hani her gün başka bir kızla flört edecektin? Hani âşık olmayacaktın? İlk tanıştığın kıza âşık olmak var mıydı hesapta? (Postere bakarak) Şuna bak be kardeşim! Âşık olunmayacak kız mı Berna! Neyse, onunla işim ciddi olur, diğerleriyle dalga geçerim. (Yatağa oturur, yastığı alıp hitap ederek) Berna, sevgilim, seni çok seviyorum. Sen de seviyorsun beni değil mi? Boşuna inkâr etme! Çünkü bakışlardan anlarım. Âşık gibi bakıyordu bana.

(Aniden kalkar, masadaki defteri açar.) Bugünü de yazmalıyım hatıra defterime. Çünkü bugün çok büyük bir gün… Şimdi yazacaklarım ileride lâzım olur. Berna bana “Beni seviyor musun?” diye sorduğunda şimdi yazdıklarımı okurum ona. O zaman sevgimin ne denli büyük olduğunu daha iyi anlar. (Yazar.)

Yıl 1974, Kasımın ikisi, pazartesi. Bugün Berna’yı üç defa gördüm. O da beni gördü. Onu çok seviyorum. O da beni seviyor. Bunu bakışlarından anladım. Saat üçte Mehmet’le karşılaştım. (Yazmayı bırakıp seyircilere) Mehmet çok iyi bir çocuk. İstanbul’da tanıştığım ilk insan. Fakülteye kayıt olmaya geldiğimde bana çok yardım etmişti. Geçen sene Hukuk birdeymiş ama sınıfta kalmış. Şimdi aynı sınıftayız. Tesadüf bu ya onun soyadı da Çelik. Ben Mehmet Demir, o ise Mehmet Çelik… Çok iyi bir çocuk Mehmet. Bugün hususi benim için Fakülteye kadar gelmiş. Önce tanıyamadım onu. Sakal koyuvermiş. (Postere bakarak) Ben de sakal salmalıyım, üniversiteli gençler arasında kirli sakal moda. Mehmet’e yakışmış, bana yakışır mı acaba? Ama Berna’ya sorarım. (Postere) Sal dersen salarım, salma dersen salmam. Sen ne dersen o…

Mehmet’le Beyoğlu’na gittik. Hayalimdeki beldeye… O muazzam hayal ülkesine gittik. Ne güzel yer orası! Aynı filmlerdeki gibi. Her yer ışıl ışıl, sokaklar temiz ve insanlar mutlu. Gazinolar, tiyatrolar, pavyonlar, sinemalar… Binlerce eğlence yeri var. Mehmet “Burası pavyon, burası diskotek, burası sinema” diye her yeri tanıttı bana. Oraları avucunun içi gibi biliyor. Fakat hiçbir yere girmedik. Zaman yoktu. İlerde bir Pazar günü buluşup pavyona gideceğiz. Bugün sadece lüks bir lokantaya gittik. Tüm masrafları Mehmet karşıladı, bana beş kuruş harcatmadı. Fakat siyasi fikirleri var Mehmet’in. Devrimden, halk ihtilâlinden falan bahsediyor. Aman, bana ne canım bunlardan. Ben daha kendimi kurtaramamışım, memleketi mi kurtaracağım? Onun fikirleri beni ilgilendirmez. Arkadaş olarak iyi çocuk. Herkesin fikri kendine. Benim de elbet memleketin gidişatı hakkında bazı fikirlerim var. Hem de Mehmet’inkinden daha önemli. (Postere yaklaşır.) Berna, sevgilim, benim bütün fikrim sensin. Senin için yaşıyorum ben. (Posterden uzaklaşır.)

Ama nasıl bakıyordu bana!... Aynı böyle işte… Gel der gibi. Panonun önünde amma utanmıştı ha!... Gideceğim, oturacağım yanına, tanışacağım onunla. Bir bite şu gece, yarın bir gelse!...

(Perde iner.)
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör http://erturanelmas.megabb.com
Erturan Elmas
Admin
avatar

Mesaj Sayısı : 93
Kayıt tarihi : 13/10/08
Yaş : 61
Nerden : Bursa

MesajKonu: AYRANCI HASAN'IN OĞLU CONİ BİTILS   Ptsi Ekim 13, 2008 3:06 pm

SAHNE ÜÇ

FONDAN SES: (Perde açılmadan önce) Yıl 1974. Kasımın beşi. Perşembe. Gündüz. (Perde açılır, dekor aynıdır.)

MAHMET: (Masada oturuyor. Masada rakı şişesi, dolu kadeh ve meze vardır. Kadehtekini içip yeniden doldurur. Çok üzgün ve sarhoştur. Birden kahkahalarla güler. Sonra anî bir utanma nöbeti başlar. Utanma yavaş yavaş kızgınlığa dönüşür. Aniden kalkıp duvardaki posteri alarak avuçları arasında buruşturur. Sonra kutsal bir şeymiş gibi düzeltir. Postere bakarak sandalyeye oturur. Posteri seyrederken eski kızgınlığı sona erer. Mutlu bir ifadeyle)

Aynı böyle işte… Böylece bana bakıyordu. Saydım. İlk ders on bir defa göz göze geldik. Adeta gözlerimizle savaşıyorduk. Ben altı defa ondan önce gözlerimi ayırdım, o ise beş… Ders bitti. Teneffüste sınıftan çıkmadı. Sırasında oturuyor, kitap okuyordu. Bana bir cesaret geldi… Kalktım. (Kalkar.) Yanına gittim. (Posteri sandalyeye diklemesine koyar.) O, burada oturuyordu, ben de yanı başında dikiliyordum. Ne diyeyim, ne sorayım? Baktım, hemen önünde bir aşk romanı var. Onu sorayım bari dedim. (Taklit ederek) Affedersiniz, acaba bu kitap sizin mi? Döndü, bana baktı. Yemyeşil gözleriyle bana baktı. Yukarıdan aşağıya soğuk mu yoksa sıcak mı sular döküldü anlayamadım. Öylesine sersemledim ki!.. Onu ilk defa bu kadar yakından görüyordum. (Ayaklarına) Titremeyin lan, titremeyin!.. Baktı işte, öylesine baktı. Evet dedi bana. Bana, banaaa!.. Sonra başını öne eğdi. Bana bir cesaret geldi o zaman. Yine sordum. Bakabilir miyim acaba? Yine bana baktı ve evet dedi. (Masadaki defteri alıp kitaba bakıyormuş gibi bakar.)Baktım. Kitap… Kitaaap! Ama ne kitabıdır bilmiyorum. Gözlerim bir şey görmüyor ki… Acaba dedim bu kitabın fiyatı kaç lira? (Hüzünlü) Bakmadı yüzüme. Sert bir sesle “Arkada yazıyor.” dedi. (Defteri atar.) Lâf mı bu be?... (Posteri masaya koyup sandalyeye oturur.) Lâf değil ama benimki de soru değil. (Utangaç) Yazıyor, biliyoruz. Yazıyor ama… Tabi yazıyor. (Sinirli) Fiyatın arkasında yazdığını çocuklar da bilir. Ben seninle dalga geçmek için sordum enayi. Bak şu geri zekâlıya!.. (Rahatlamış gibi)

Oturdum yerime. Epey kızdım. İkinci derste yine göz göze geldik. Hem de tam sekiz defa… Hepsinde de önce ben gözlerimi ayırdım. Aklı başına gelsin dedim kendi kendime. Gücendiğimi anlasın istedim. Ders bitti. Sigara içmek için koridora çıktım. Sigara içiyorum. (Masadan kalkar, seyircilere bakarak) O ne? Geliyor. Berna geliyor. (Gelen birisini gözleriyle takip eder gibi yaparak)

Geldi, geldi, geldi… (Yarım adım ilerisini göstererek) Dikildi. Hemen burada… Önümde… Gözlerini gözlerime dikmiş bakıyor. (Taklit ederek) Affedersiniz, dedi. Bana dedi. Öyle sevindim ki o an!.. Affedersiniz diyor, kolay mı? Benimle tanışmak için bahane… (Kadehten birkaç yudum içer. Sarhoş) Öyle dedi işte. (Çok üzgün) Affedersiniz, benim yüzümde kukla mı oynuyor? Neden bana bakıyorsunuz? (Çok kızgın, haykırır) Serseri,.. Aptal, aptaaal!.. (Yatağa oturur, kızgınlığı önce utanmaya, sonra küçümsemeye dönüşür.) Kukla oynuyor tabi, kukla oynuyor… Oynamasa bakmam suratına. Oynuyor ki bakıyorum. (Kahkaha atar. Kalkıp birkaç yudum daha içer. Tekrar hüzünlenir.) Şey diyebildim sadece, şey… Baktı bana, aşağılayan bir tebessümle “Pis dağlı!” dedi. “Köylü, ne olacak!... Köylüüüü!.. (Sandalyeye çöker. Ağlamaktadır.

FONDAN GENÇ KIZ SESİ: (Şuh kahkahalar arasından) Allah’ın dağlısı, pis köylü!...

MEHMET: (Kahkahalar ganç kız sesini dinlerken ağlamaktadır. Işıklar söner, bir projektör kırmızı bir ışıkla sahneyi aydınlatır. Perde yavaş yavaş kapanırken haykırarak) Mehmet, Mehmeeet!.. Ayrancı Hasan’ın oğlu Mehmet… Çanakkale gazilerinden Ali Çavuş’un torunu Mehmet…Sazpınarlı Mehmet!.

(Perde iner)
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör http://erturanelmas.megabb.com
Erturan Elmas
Admin
avatar

Mesaj Sayısı : 93
Kayıt tarihi : 13/10/08
Yaş : 61
Nerden : Bursa

MesajKonu: AYRANCI HASAN'IN OĞLU CONİ BİTILS   Ptsi Ekim 13, 2008 3:08 pm

SAHNE DÖRT

FONDAN SES: (Perde açılmadan önce) Yıl 1974. Aralık ayının on beşi. Çarşamba. Gece…

MEHMET: (Dekor aynı. Masanın yanında, ayaktadır. Masadaki teybi açar. Teypten bir hafif müzik sanatçısının süratli bir tempoyla, yüksek ses tonuyla söylediği bir şarkı duyulur. Mehmet bu parçanın hızlı ritmine göre hoplayıp zıplayarak, ara sıra çığlıklar atarak dans eder. Bir müddet sonra teybi kapayıp boş bir kaset koyar. Aynı parçayı daha yüksek tonda çılgınca haykırarak söyler.

FONDAN ERKEK SESİ: Hey kardeşim, ne bağırıyorsun bee? Ayıptır yahu!.. Çoluk çocuk uyuyor aşağıda. Deli misin nesin?

MEHMET: (Sesi duyunca teybi kapar. Sinirli sinirli dinler. Ses kesildikten sonra) Hadi lan enayi, sen ne anlarsın müzikten apta… (Aniden susar. Korkarak kapıya yaklaşır, kulağını kapıya dayayarak dışarısını dinler. Yavaşça kapıyı açıp dışarı bakar, kapıyı kapayıp kabadayı gibi konuşur.) Sen ne anlarsın lan müzikten? Bağırıyormuşum… Ne bağırması kardeşim? Müzik yapıyoruz biz, müzik… (Teybi açar, az önce kasete aldığı sesini dinler.) Çok güzel, şahane, korkunç!... Benim sesim bu, benim… (Teybi kapar. Aklına yeni gelmiş gibi)

Saçı sakalına karışmış pis bir herif girdi sınıfa. Kısa boylu, karga burunlu, kirli suratlı, yamuk omuzlu, süpürge saçlı, haramî kılıklı bir berduş… Yolda görsen üstüne tükürmeye tenezzül etmeyeceğin bir serseri… Fakat hayret!.. O serseri sınıfa girince bütün gözler ona çevrildi. Herkes onu göstererek yanındakine bir şeyler fısıldamaya başladı. O pis, o karga burunlu herif ise kimseye aldırmadan, hatta tepeden bile bakmaya tenezzül etmeden (taklit ederek) sallana sallana, havalı bir pozda yürüdü. (Yürüyüşü taklit ederek) Ne ulan bu? Böyle yürüyüş mü olur?.. Herif daha yürümesini bilmiyor. Tövbe estağfurullah!... (Bir sükût) Berna’nın yanına gitti. Berna onu görünce öyle şaşırdı, öyle sevindi ki!.. Ayağa kalktı. Elini o pis herife uzatıp “Hoş geldin!” dedi. Tokalaştılar. Sonra, sonra… (Tiksintiyle) Tüh!... Öpüştüler… Hem de dudak dudağa, herkesin gözü önünde... (Utanır) Onlar utanmadı, ben utandım. Yedi kat yerin dibine geçtim. Sonra, sonra Berna o pis herifin koluna girdi, sınıftan çıktılar. (Küçümser bir tavırla) Koluna girdi, pöh, koluna girdi; girsin… (Küçümser gibi tebessüm eder; tebessümleri kızgınlığa dönüşür, bağırarak) Seserileer!... (Öfkeyle tur atarak) Anlamıyorum, anlamıyorum… Berna gibi güzel bir kız ve o karga burunlu serseri!.. Nasıl oluyor da Berna onun koluna giriyor? Herkesin gözü önünde öpüşmeleri mantığa sığacak şey mi? (Bir sükût)

Sonunda anlaşıldı. (Küçümseyerek) Şarkıcıymış herif, aranjman söylüyor. Meşhur bir şarkıcı… Ben de ismini duymuştum birkaç kere ama sesini beğenmiyorum. Çünkü güzel değil. Eşek gibi anıran bir şarkıcının nesini seveyim? Fakat onun sesini beğenen aptallar var ki adam meşhur olmuş. İşte onu seviyormuş Berna. Onlar sınıftan kol kola çıkarlarken iki kız aralarında şöyle fısıldaşıyordu. (Taklit eder.) Ne yakışıklı adam!.. (Birine cevap verir gibi) O mu yakışıklı? O pis, saçı sakalına karışmış tipsiz herif mi? Ulan hiç yakışıklı görmesek yutturacaksınız be!.. Biz ne güne duruyoruz? Bir başka kız ise yanındakine şöyle diyordu: (Taklit ederek) Tüh, keşke tanışsaydık!.. Bir imzalı fotoğrafını alırdık. Belki bizi gitarist arkadaşlarıyla falan tanıştırırdı. Ve göz kırpıyordu bunları söylerken. (Öfkeyle bağırarak) Sersriler, aptallar, şapşallar, rezilleeer!..

Onunla gitti Berna. Sevgilisiyle, yavuklusuyla… Karga suratlı herifle gitti. Seviyormuş… (Öfkeli) Ne sevmesi yahu!.. O herifte sevilecek ufacık bir özellik olsun vallahi içim yanmaz! Ama yok, yok işte… Tanıdığım insanların en kibirlisi ve en çirkini… Fakat ortada bir gerçek var: Berna onun koluna girdi ve onunla gitti. Hatta onca insanın içinde öpüşmekten çekinmedi. Karga suratlı herif teklif etse hemen bugün evlenir. Berna onun sakalına mı âşık? Karga burnuna mı? Kısa boyuna mı? Hayır, hiç birine değil. Peki neyine âşık? Şöhretine, parasına… O büyük bir şarkıcı ve zengin. Alkışlanıyor, alkışlar onun için çarpıyor. Milyonlarca kişi tanıyor onu. İsterse en pahalı otellerde yatabilir, an güzel otomobillerle gezebilir, en lüks lokantalarda yemek yiyebilir. Berna’ya kürkler, mantolar, mücevherler alabilir. Kraliçeler gibi yaşatır Berna’yı. İşte Berna buna âşık. Yani paraya ve şöhrete… Berna onunla evlenirse ışıklara, alkışlara ve paraya kavuşacağını çok iyi biliyor. Bu evlilikte tek derdi olacak Berna’nın: O herifin pis suratına tahammül etmek… Yani rol yapmak. Ve rol yapıyor, hayatı boyunca da rol yapacak. Sevmediği hâlde seviyormuş gibi gözükecek. Gayrı mutlu mu olur, mutsuz mu bilemeyiz.

(Alaycı) Aşk… Aşk… (Havada harfler çizerek) Aa, şee, keee… Ne sihirli kelime!.. (Yere diz çökerek taklit eder.) Ey karga burunlu büyük şöhret!.. Ne olur gitme, seviyorum seni. (Kalkar, cevap verir gibi) Yapma yahu!... Allah Allah!.. Seviyorsun demek? (Tiksintiyle tükürür.) Tüh Allah kahretmesin! Seviyormuş… (Taklit ederek) Ey ensesi yağlı, göbeği kocaman, altmış yaşındaki büyük patron!... Benim yaşım yirmi beş, ama seni seviyorum işte! Çünkü aşkın yaşı yoktur. Çünkü aşk kutsaldır. (Havada nokta koyar gibi) Nokta… Bir daha nokta… (Taklit ederek) Seni seviyorum Nalân, senin için dünyaları yakarım. (Kız taklidi yaparak) Ben de seni seviyorum Okan, kalbimin en ücra köşelerinde sen varsın! (Seyircilere) Al işte!... Ne Okan’ı lan enayi? Kalbinde kan var kan…

(Sinirli) Aşkmış… Aşk… Ne gülünç kelime!.. Eskidenmiş o. Berna mı âşık? O herife mi? Güleyim de dağlar taşlar yıkılsın!.. Ne demek aşk? Sevgi nasıl bir şeydir? (Elleriyle büyüklük taklidi yaparak) Aşk büyüktür, uludur, yücedir, kocamandır… Aşk kutsaldır, aşk ruhların birleşmesidir, aşk fikirlerin birleşmesidir. Nokta. Hem de üç tanesi yan yana… Peki erkekler neden hep güzel kızları beğenir? Niçin hep güzel kızlara âşık olunur? Hem de görür görmez, bir dakika içinde… Binlerce şahsiyette, binlerse erkek nasıl olur da aynı kıza âşık olur? Hani fikirler birleşiyordu, hani ruhlar birleşiyordu? Neden çirkin kızlara, çirkin delikanlılara âşık olunmaz? Çirkin kızlarda ruh ve fikir yok mu? Hangi yakışıklı ve zengin delikanlı çirkin bir kıza yaklaşıp “Şununla bir tanışayım; bakalım ruhlarımız ve fikirlerimiz uyuşuyor mu? diye düşünmüş? Var mı böylesi? Veya tam tersi… Güzel ve zengin bir kızın çirkin bir delikanlıya yaklaşıp ruh ve fikir birleştirdiği görülmüş mü? Neden sokaktaki hamallara, boyacılara âşık olmuyor kızlar? Ama zengin erkeklere âşık olan çok. Soru işareti?... Ve cevap yok. Bazen filmlerde görüyoruz; romanlarda da var. Masallar da böyle kutsal aşklarla dolu. Ama ya hayatta? Hani, nerede? Yani sokaklarda kol kola gezenler hep âşık mı birbirine?

(Pencereye yaklaşır.) Al işte, bir çift daha… Kol kola girmişler, birbirlerinin suratlarına bakıp gülümseyerek yürüyorlar. Yani onlar seviyorlar mı birbirlerini? (Pencereden uzanarak bağırır.) Hoop, siz birbirinizi seviyor musunuz heeey? (Sözü yarıda kalır, utanarak eğilir, odanın öbür ucuna kaçar, kendi kendine kıs kıs güler; az sonra pencereye yaklaşıp çekinerek dışarı bakar, yine eğilir; birkaç saniye bekledikten sonra yine dışarı bakar.) Gittiler. Yani âşık mı bunlar? (Sokaktakileri savunur gibi) Yok canım, henüz âşık değiliz. Tanışma safhasındayız daha. Şimdilik ruhlarımızı ve fikirlerimizi birleştiriyoruz. Eğer anlaşabilirsek evleneceğiz. (Taklit ettiklerini elinin tersiyle iter gibi) Hadi ordan!.. Şunlara bak… Tövbe estağfurullah!.. (Bir sükût) Ve hep böyle evleniyorlar. Tanışarak, anlaşarak… Peki niçin İstanbul’da her gün binlerce boşanma vakası oluyor? Neden Sazpınar’da boşanan yok? Sazpınarlı anlaşmadan, ruh ve fikir birleştirmeden evleniyor ya… (Bir sükût ) Neden olursa olsun, ortada bir gerçek var. Aşk yok, aşk denilen şey var olamaz. Sevilen iki şey var: Güzellik ve para. Gençler bunu çok iyi biliyor ve parası olanlarla güzeller ve yakışıklılar çok şanslı. Çirkinler ise güzelleşmeye çalışıyor. Boyalar, cımbızlar, uzun-kısa etekler… Ve başlasın süslenme yarışı, giyinme yarışı… Sonra da aşkın kutsallığından söz ediyorlar. Git efendim git, beni mi uyutacaksın? Para var ortada, para… (Para, para, para şarkısını söyler.) Para, para,para; varlığı bir dert, yokluğu yara…

Neler düşünüyorsun be Mehmet!... Şarkıcı olacaksın, büyük adam olacaksın., herkes tanıyacak seni ve alkışlayacak. İmzalı bir fotoğrafını alabilmek için üstüne hücum edecek kızlar. Şöhret olacaksın, büyüyeceksin. Her gün yüzlerce aşk mektubu gelecek sana. Hakkari’nin en ücra köşesindeki köyden tut da Hilton’un en üst katında oturan binlerce kızdan hayranlık mektupları gelecek. Sokakta, o pis herif gibi havalı havalı yürürken kızlar sana bakacak ve “Ne yakışıklı delikanlı!..” diyecek. Fakat sen o zaman hiçbirine yüz vermeyeceksin. Mutluluk orda işte Mehmet. Yıllardan beri İstanbul’u hayal ediyordun. İstanbul’a kavuşunca mutlu olacağını sanıyordun. Geldin işte, geldin. Fakat İstanbul’a gelmek yetmiyormuş demek. Köyde büyük bir adamsın. Anne ve babalar evlâtlarına seni örnek gösteriyorlar. Bütün delikanlılar kıskanıyor seni. Köydeki kızların birçoğu sana âşık. İstediğin kızı alırsın Sazpınar’da. Çünkü hepsi seni avukat namzedi olarak görüyor. Fakat ya İstanbul’da? İstanbul’da bir hiçsin Mehmet. Sadece bir dağlısın, bir zavallı köylüsün. Belki de kökünden koparılmış bir çiçeksin. Belki de bir nokta bile değilsin bu şehirde… Büyüyeceksin Mehmet, en büyük olacaksın. Uzanacaksın ışıklara, kavuşacaksın alkışlara. O karga suratlı herif bunların hepsine kavuşmuş ve Berna onun… Senin sesin güzel Mehmet, karga suratlının sesine beş çeker… Bu hayallerin gerçekleşebilir Mehmet.

(Teybi açar, kendi sesini bir daha dinler.) Bu ses, bu ses… Çok büyük bir ses!. Şarkıcı olacağım, şarkıcıların en büyüğü olacağım. Sadece Türkiye değil, bütün dünya tanıyacak beni. Kongo’dan, Amerika’dan, Japonya’dan binlerce iş ve aşk mektubu gelecek bana. Milyarlarca insan tanıyacak beni. Beni, ben Mehmet Demir’i… Mehmet Demir, Mehmet Demir… (Öfkeyle bağırır) Sevmiyorum bu ismi. Başka bir isim bulmalıyım kendime. Allengirilli, eksantirik bir isim olmalı. İner çıkarlı. (Tur atarak) Erkan, Serkan, Taner… Olmaz, iyi değil bunlar. Fazla demode… Hiç duyulmadık asortik bir isim olmalı. Burçak, Burçin; olmaz, kız ismi ve çirkin. Sander, sen, san, sanereer! Evet evet Saner olsun, güzel isim… Bir de soy isim bulmalıyım; kafiyeli olmalı. Saner Tümer, Biter, Tüter, Ender… Hah, bu oldu işte. Saner Ender, Saner Endeeer!.. Fakat bu isimde bir eksiklik var gibi. Büyük adamların üç ismi oluyor genelde. Benimki de üç isimden teşekkül etmeli. Saner Ender Can, Saner Ender Alp, Alp Saner Ender, Saner Alpender. Şimdi oldu işte! (Haykırır) Saneeer Alpendeeeer!... (Ekolu bir mikrofonla anons eder gibi) Sevgili misafirler, sayın konuklar, şimdi de huzurlarınızda, genç kızların sevgilisi, pop müziğin unutulmaz sesi, şöhreti sınırlarımızdan taşan, hatta dünyayı aşıp aya ulaşan, büyük şahsiyet Saner Alpendeeer!... Herkes beni dinleyecek, bütün genç kızlar bana âşık olacak. Benimle tanışabilmek için hepsi can atacak. Kızlar, kızlar… Bütün kızlar âşık olacak bana!

(Çıldırmış gibi) Rengârenk ışıklarla donatılmış büyük bir sahne… Salon tıklım tıklım… Ve seyircilerin yüzde doksanı genç kız. Perde yavaş yavaş açılıyor. Şurada bir orkestra. Birden sahnenin ışıkları sönüyor. (Sahnedeki ışıklar söner.) Karşıdan bir projektör sahneyi aydınlatıyor. (Projektör aydınlatır.) Perde açılır açılmaz orkestra hafiften hafiften çalmaya başlıyor. (Fondan hafif tonda orkestra sesi) Birden bir alkış tufanı kopuyor. (Fondan alkış sesleri) Alkışlıyorlar, alkışlıyorlar, alkışlıyorlar… Bir, beş, on dakika sürüyor alkış. Ve kesiliyor alkışlar. Orkestra inceden inceye çalmaya devam ediyor. Ve şimdi beni bekliyorlar. Ben sahnede yokum. Kuliste bekliyorum. (Bir battaniye alıp kapıya gider, battaniyeyi önüne perde yaparak gizlenir) Beni. Ben Saner Alpender’i bekliyorlar. Ve ben aniden çıkıyorum sahneye. (Battaniyeyi, atarak çıkar, selâm verir.) Asortik bir selâm… Şimdi bütün genç kızlar ayakta. Kızlar çılgınlar gibi alkışlıyorlar. On altı, on yedi, on sekiz yaşında; güzel, çirkin, esmer, sarışın, kumral binlerce kız beni alkışlıyor ve hepsi bana âşık. (Eğilip bir şeyler alır gibi) Ve ben sahneye atılan çiçekleri topluyorum bir bir…

Sol tarafta sülün gibi bir sarışın görünüyor. Ağır ağır yaklaşıyor bana. Yaklaşıyor, yaklaşıyor. Elinde kocaman bir gül demeti var. Gülleri bana sunuyor ve ben teşekkür edip alıyorum gülleri. Sona onun yanağına bir öpücük konduruyorum. Sarışın güzel öpülmenin verdiği gurur ve mutlulukla koşarak yerine gidiyor ve diğer kızlar ona gıptayla bakıyor. Ve sürüyor alkışlar… Ben alkışlara sahte tebessümler saçarak cevap veriyorum. Ve alkışlar ekolu mikrofondaki muhteşem sesimle birlikte kesiliyor. Teşekkürler, mersiii, tenkyuuu!... Sevgili misafirlerim, kıymetli seyircilerim, programıma başlamadan önce sizlere orkestra arkadaşlarımı tanıtmak istiyorum. Gitarist Okan, basgitar Tansu, solo gitar Taner, trombon İskender, elektro saz Bülent ve Orkta Şadan… Ve ben Saner Alpendeeer!. Yeniden bir alkış tufanı kopuyor. Biz artık aldırmıyoruz alkışlara. Orkestram Bradırs ve ben Saner Alpender başlıyoruz programımıza. Genç kızları çıldırtan sesimle şarkılar söylüyorum.

(Cırtlak, dinleyeni rahatsız eden bir sesle aranjman söylemeye başlar. Perde iner.)

DEVAMI VAR
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör http://erturanelmas.megabb.com
Erturan Elmas
Admin
avatar

Mesaj Sayısı : 93
Kayıt tarihi : 13/10/08
Yaş : 61
Nerden : Bursa

MesajKonu: AYRANCI HASAN'IN OĞLU CONİ BİTILS   Ptsi Ekim 13, 2008 3:09 pm

BEŞİNCİ SAHNE

FONDAN SES: (Perde açılmadan önce) Yıl 1975. Ocağın dördü. Cumartesi, gece…

MEHMET: (Somyaya oturmuş, gitar çalmaktadır.) Olacak be!... Çalışırsam bu iş olacak. (Gitarı yatağa bırakır, aynayı alıp masaya yaklaşır. Aynaya bakarak dudaklarının üst kısmını pastel boya ile bıyık şeklinde boyar. Masada duran posteri kaldırıp bir aynadaki yüzüne, bir postere bakar. Poster Rack Hudson’un fotoğrafını içermektedir.) Benzedim be!.. Tıpkısının aynısı oldum. Sol tarafı biraz daha kalınlaştırmalı. (Biraz daha boyar.) Şimdi daha iyi oldu. Beni görenler Rak’ın ikiz kardeşi sanacak. Meğer ben artist gibi delikanlıymışım da haberim yokmuş. (Posteri duvara asar. Başını postere yaklaştırarak aynaya bakar.) Bravo Fatma’ya be!.. Rak Hatsın’a benzediğimi ilk defa o fark etti. Keskin göz varmış kızda; vallahi helâl olsun!..

(Masaya oturur.) Hatıra defterime bugünü de not etmeliyim. Çünkü bugün çok büyük bir gün. Beni seven güzel bir kızla ilk defa dolaştım İstanbul’da. (Yazar.) Dört ocak bin dokuz yüz yetmiş beş. Sözleştiğimiz gibi Mehmet’le buluştuk bugün.Yanında güzel bir kız vardı. Kız kot pantolon ve parka giymişti. Esmerce fakat çok güzeldi. Adı Fatma imiş. (Yazmayı bırakır, kısa bir süre hayallere dalat.) Tanışıp tokalaştık; yumuşacık ve sıcacık elleri vardı. Beni çok beğendiği o kara, o baygın gözlerinden hemen anlaşılıyordu. Sanki görür görmez âşık olmuştu bana. Benim hâlimi hatırımı sordu. Derslerimi sordu. Mehmet, Fatma ve ben birlikte lokantaya girdik. Mehmet karşıma, Fatma yanıma oturdu. Fatma, Mehmet’le hiç ilgilenmiyor, hep benimle konuşuyor, sürekli birtakım sorular soruyordu. Nedense Mehmet hiç kıskanmıyordu Fatma’yı. Sevdi canım, Fatma görür görmez sevdi beni. Tavuk yedik lokantada. Garson bıçak ve çatal getirdi. Yemeği yerken öylesine utandım ki ter içinde kaldım. Fatma çıkarıp bir mendil verdi bana; alnımı sildim. Şey dedim. Biraz üşütmüşüm de… Arkasından birer pilav ve tatlı yedik. Lokantadaki masrafı ben karşılayacaktım. Çıkarıp garsona yüz lira attım ama Mehmet engel oldu. Ne kadar ısrar ettiysem de kabul ettiremedim. Hesabı Mehmet ödedi. Mehmet çok iyi çocuk. Sonra sigaralarımızı tellendirdik, lokantadan çıktık.

Mehmet’in acele bir işi varmış. Bana “Kusura bakma Mehmet.” Dedi. “Seninle gazinoya gidecektik ama bugün mümkün değil. Başka zaman gider eğleniriz.” Sonra Fatma’ya döndü, özür diledi. “Seni götüremeyeceğim yurda kadar. Ama Mehmet’in belki işi yoktur, seni o götürür.” dedi. Bana “İşin var mı?” diye sordu. Yok dedim. Hiç işim yok. Hiçbir tane işim yok. “O hâlde Fatma’yı kız yurduna sen götür.” dedi bana. Olur dedim. Birden karşımda Mehmet fır fır dönmeye başladı. Fatma da dönmeye başladı. Bütün apartmanlar, yollar, insanlar hep fırıldak oldu, döndü. Arkadaki duvara yaslanmasaydım, mutlaka heyecandan bayılırdım. Böylece Mehmet gitti. Ben sokağın ortasında Fatma’yla kalakaldım. Vay anasını!... Ne yapacağım şimdi? Fatma ve ben… Sokaktaydık. Yalnızdık. Caddede bir sürü insan vardı ama ben Fatma’dan başka kimseyi göremiyordum. O bana bakıyordu, ben ona… Sevinç ve heyecandan ne diyeceğimi bilemiyordum.

Fatma zarif bir tebessümle “Gidelim.” dedi. Gidelim dedim. Gittik. Yolda yan yana, sessizce gidiyoruz. Karşıdan Ayrancı Hasan gelse vallahi tanımam. Öylesine heyecanlı ve mutluydum. Sonra, sonra… (Utanarak) Koluma girdi Fatma. He vallahi koluma girdi, he billahi koluma girdi! İşte böyle. (Kasılıp göğsünü ileri çıkararak, koluna girmiş biri varmış gibi yürür.) Aynen böyle girdi koluma. Ben de elimi cebime soktum. Yürüdük. Sonra Fatma başını koydu omzuma. Baygın baygın bakarak “Senden hoşlandım Mehmet.” dedi. Ben sustum. Seni seviyorum Fatma diyecektim ama heyecandan sesim çıkmadı. Birkaç defa öksürebildim sadece. Öylece, kol kola, hiç konuşmadan epeyce yürüdük.

Bir ara “Kahveye girelim mi Mehmet?” diye sordu. “Şöyle karşı karşıya oturup muhabbet ederiz.” Evetten başka ne cevap verebilirdim ki!... Girelim dedim. Bir kahveye girdik. Fakat önce kahveyi tanıttı bana. Mehmet’i ve kendisini görmek istersem bu kahvede bulabileceğimi söyledi. Fatma ve arkadaşları hep oraya giderlermiş. Filânca Gençlik Derneğine kayıtlı olanların uğrak yeriymiş orası. On- on beş metre ötede de Falanca Derneklilerin kahvesi varmış. Dikkatli olmalıymışım. Oraya girersem anında komalık ederlermiş beni. Fatma anlatıp duruyordu. Ama ben onu dinlemiyordum artık. Onu seyrediyor, gözlerine, dudaklarına bakarak hayaller kuruyordum. Epeyce dil döktü Fatma. Evrimden bahsetti. Sonra evrimden devrime geçti. Biz proletermişiz, yani işçi sınıfıymışız. Devrim yapmamız şartmış. Sonra haksızlıklardan, eşitsizlikten bahsetti. Haklı kız. Eşitlik olsun tabi. Neden şarkıcıların yüzlerce sevgilisi var da benim hiç yok. Ya onların da hiç olmasın veya benim de yüz tane olsun.(Bir sükût) Fakat ben ne yapayım yüz taneyi!... Benim Fatma’m var, Fatma’m… O bana yeter de artar bile. Çünkü beni seviyor. Ötekilerin yüzünü şeytan görsün.

Bir ara durdu Fatma. Dikkatle bana baktı. “Sen” dedi. “ne kadar da Rak Hatsın’a benziyorsun!.. Bir de bıyıkların olsaydı ondan farkın olmayacaktı. Artist olmalıydın sen Mehmet.” Öyle dedi bana. (Kalkar. Posterin yanına gidip aynayla kendisine ve postere bakar.) Hakikaten çok benziyorum. Aferin kıza, iyi, keşfetmiş. (Aynayı bırakıp bir sigara yakar.) Daha sonra kahveden çıktık. Sokakta yine koluma girdi. Artık ben utanmıyor, devamlı konuşuyordum. O ise sürekli siyasi fikirlerini anlatıyordu. Proleter ihtilâlcilerin bana ihtiyacı varmış, mutlaka Filanca Gençlik Derneğine katılmalıymışım. Ben ise o anda neler hissediyordum neler!...Sokakta yürüyen ve bana kıskanarak bakan delikanlıları tepeden süzüyor, acıyordum onlara. İstanbul gibi bir yerde sülün gibi bir kızı koluma takmak kolay mı?

“Diskoteğe gidelim mi Mehmet?” diye sordu bir ara. Hiç gitmedim ki ben. Filmlerde görüyoruz ama… Ne diyeceğimi şaşırdım. Cahil gözükmemek için “Sen istersen gideriz. Dedim. Gittik. Bir kapıdan girdik. Sonra başka bir kapının önünde esmer bir genç karşıladı bizi. Fatma’yı tanıyormuş. O da Fatma’nın derneğine üyeymiş. Hem fakültede okuyor, hem de diskotekte çalışıyormuş. Karanlık bir salona aldı bizi. Ortada loş ışıklı bir sahne vardı. Bir orkestra insanın kanını coşturan hızlı bir ecnebi parça çalıyordu. İki erkek ve iki kız ise pistte çılgınlar gibi dans ediyordu. Bizi köşeye, karanlık bir yere götürdüler. Fatma’yla yan yana oturduk. Birer kadeh içki getirdiler. Sonra Fatma’yla çifte kumrular gibi sohbet ettik. Sonra, sonra… (Çok utangaç) Öptü beni. Vallahi de öptü, billahi de öptü. Hem de dudaklarımdan, hem de uzun uzun… Öyle utandım ki!... Bereket her yer karanlıktı da Fatma yüzümün kıpkırmızı olduğunu fark etmedi. Sonra, ikinci kadehten sonra bende utanma falan kalmadı. Bu sefer ben yumuldum Fatma’ya. Ona seni seviyorum Fatma dedim. O da bana “Senden hoşlandım Mehmet.” diyordu ikide bir.

Beni Rak Hatsın’a benzetti. Yoksa artist mi olsam? (Rol yapar gibi) Ben kiralık bir katilim, öldüreceğim kişi değil, alacağım para ilgilendirir beni. Yüz bin dolar mı? Kabul. Babamı mı öldüreceğim? Kabul… Yoksa Filanca Derneğe mi girsem. (Taklit ederek) Kahrolsun faşistler, yaşasın proletarya! Yoksa şarkıcı mı olsam? Ama benim için hiçbiri fark etmez. Ha artist olmuşum ha şarkıcı olmuşum, ha Filanca, ha Falanca Dernekli… Hepsi de benim için aynı. Fakat ben şarkıcı olacağım. Türkiye’nin bir numaralı pop yıldızı olacağım.

Fatma dans etmeyi öğretti bana. Kol kola, kucak kucağa dans ettik. (Odanın öbür ucuna bakar.) Fatma, sevgilim, gel, dans edelim seninle. (Işıklar söner, projektör sahneyi aydınlatır, fondan romantik bir müzik duyulur. Kapıya doğru yaklaşarak) Gel Fatma, dans edelim. Seni seviyorum. Göreceksin bak, yarın pop yıldızı olunca seni asla aldatmayacağım ve evleneceğim seninle. Çünkü sen beni Mehmet olarak sevdin. Gel sevgilim. (Kapı arkasında asılı ceketini alır, onunla dans eder, ceketini okşayıp öper.) Fatma’m, Fatma’m, sevgilim, seviyorum seni.

PERDE İNER
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör http://erturanelmas.megabb.com
Erturan Elmas
Admin
avatar

Mesaj Sayısı : 93
Kayıt tarihi : 13/10/08
Yaş : 61
Nerden : Bursa

MesajKonu: AYRANCI HASAN'IN OĞLU CONİ BİTILS   Ptsi Ekim 13, 2008 3:11 pm

ALTINCI SAHNE

FONDAN SES: (Perde açılmadan önce) Yıl 1975. Ocağın yirmi altısı. Pazar. Gece.

MEHMET: (Hızlı hızlı volta atar. Sinirli) Serseri, serseri, manyak!.. Filanca Dernekmiş. Yere batsın derneğiniz… Lânet olsun fikirlerinize. Kayıt olmayacağım işte! (Duvardaki postere bakar.) Senin de Allah belânı versin Rak!... (Posteri yırtıp atar.) Artist de olmayacağım. Ulan Fatma, görürsün sen gününü!.. Yalvaracaksın bana, ayaklarıma kapanacaksın!.. Ama o zaman affetmeyeceğim seni. Sen de Berna, sen de yalvaracaksın bana!.. O vakit seni de affetmeyeceğim. Hiçbirinizi, hiçbirinizi affetmeyeceğim. Bütün kızlar yalvaracak bana, fakat bir tebessümü dahi esirgeyeceğim onlardan. (Teybi açar, daha önce gitar çalarak söylediği bir şarkıyı dinler.) Şu sese bak be!.. Tom Cons kaç para eder bunun yanında!.. Tom Cons… Tom Cons şarkıcı olmadan önce aynı benim gibiymiş. Bir tane dahi kız tavlayamamış. Ama şöhret olduktan sonra işler değişmiş. Kızlar üstüne hücum etmeye başlamış. Evden dışarı ancak polis nezaretinde çıkabiliyormuş. Her gün binlerce aşk mektubu geliyormuş kızlardan.

Beatlesler diye bir film seyretmiştim. Bu herifler dört kişi miydi neydi!... Bir orkestra kurmuşlar, şarkı söylüyorlar. Sahnede müzik yaparken kızlar öylesine galeyana geldi ki sahneye hücum ettiler. Yüzlerce polis kızları zor zapt etti. Beatlesleri binadan güçlükle çıkarıp bir trene bindirdiler. Bu defa kızlar trene hücum etti. Ne korkunç manzaraydı yarabbi!...

Ben de öyle olacağım işte. Sokaklarda polis korumasıyla yürüyeceğim. Sesim çok güzel. Türk halkı beni mutlaka beğenir. Fakat mühim olan bütün dünyanın beğenmesi. Bunun için de İngilizce besteler yapmam lâzım. İngilizce, Fransızca, Almanca şarkılar söylemem lâzım. Ve de söyleyeceğim. Bugünden tezi yok yabancı dille besteler yapacağım. Bütün enerjimi sanatım için kullanacağım.

Ve o zaman yalvaracaksın bana Fatma. (Kısa bir sükût… Belki Fatma’yı görürüm diye Filanca Dernekli Gençlerin kahvesine gittim bugün. Gördüm de… Kahveden çıkıyordu. Yanında da esmer, uzun boylu bir delikanlı vardı. Takip ettim onları. Çocuk öyle utangaçtı ki hiç konuşmuyordu Fatma’yla. Fatma koluna girdi onun. Sonra… Sonra diskoteğe girdiler. Kahveden diskoteğe… Kahveden diskoteğe… (Tiksinerek) Öpmüştür onu. Beni nasıl öptüyse onu da öpmüştür. (Tükürür) Tüh, şırfıntı!.. Hani seviyordun beni? Serseriii!... (Bir sükût. Daha sakin)

Niye kızıyorum ben? Niçin sinirleniyorum? (Aynayı alıp kendine bakarak) Ulan aptal Mehmet, ulan salak Mehmet!... Sen ne istiyorsun? Ne istiyorsun? Flört etmek istemiyor muydun? Her gün başka bir kızla gezeceğim diyen sen değil miydin? Gezdin işte!... Daha ne istiyorsun oğlum? Onu namuslu bir kız mı sandıydın? Namuslu bir kız mı istiyorsun sen? Ayşe var işte. Çakır Mehmet’in kızı… (Yüzü buruşur.) Ööf, Ayşe’ymiş!... Kızma Mehmet, sinirlenme! Önce ne istediğini tespit et; bir ideal için çalış ve hep aynı çizgide git.

Ama ben hedefimi belirledim. Ne istediğimi biliyorum artık. Şarkıcı olacağım. Büyük bir şarkıcı… Şöhretim bütün dünyaya yayılacak. Adım Coni Bitıls olacak. Coni, Coni, Coni Bitıls… (Mikrofonla anons eder gibi) Unutulmayan ve asla unutulmayacak İngilizce bir parça ve unutulmaz bir şöhret: Coni Bitıls… (Gitarı alıp boynuna asar.) Van, tu, tri, for, fayv… (İngilizce kelimelerden oluşmuş fakat anlamlı cümle teşkil etmeyen bazı sözleri gitar eşliğinde bağıra çağıra söyler.) Oluyor… Şimdiden harika bir beste yaptım bile. Zaten beste yapmak benim için mesele değil. Ben beste yapmak için, pop müzik söylemek için yaratılmışım. (Gitar omzunda volta atar.)

Ne deliler var şu dünyada be!... Bugün nasıl olduysa bir kitapçıya uğradım. Şöyle heyecanlı bir aşk ve cinayet romanı alacaktım. Kitap seçerken içeri, üstü başı perişan biri girdi. Saçları uzun ve dağınık, elbisesinin rengi solmuş, serseri kılıklı birisi… Kitapçı ona öyle ilgi gösterdi ki şaşırdım. (Taklit ederek) Buyurun efendim, şöyle buyurun. Ne içersiniz; çay mı, kahve mi? Kitapçıda ne lâflar, ne iltifatlar… Üstü başı perişan adam ise oralı bile olmadı. Daha önce bir kitap almış galiba; kitapçı para üstünü eksik mi vermiş, ne yapmış; sekiz lira para istiyordu. Türkçeyi de iyi konuşamıyor. Kitapçı defalarca özür dileyip parayı verdi. Herifin gösterdiği faturaya bile bakmadı. “Siz öyle diyorsanız doğrudur efendim, tekrar özür dilerim.” diyordu. Neyse, perişan kılıklı herif parayı alınca çekip gitti. Ben doğal olarak hiçbir şey anlamamıştım. Kitapçıya “Kim bu herif be ağabi?” diye sordum. Herif değilmiş, kadınmış… Kadınlıktan çıkmış bir kadın. İsrailliymiş. Ülkesindeki bir fakültenin Türk dili ve tarihi bölümünü bitirmiş, şimdi de Türkiye’de araştırmalar yapıyormuş. Doktora tezi mi hazırlıyormuş, kitap mı yazıyormuş her neyse işte!... Türkçe, Arapça, Farsça öğrenmiş. Tam bir kitap faresiymiş. Türk dili ve tarihiyle ilgili her kitabı fiyatını umursamadan alırmış Günün büyük bölümünü arşivlerde, kütüphanelerde, el yazma Osmanlıca kitapları okuyarak geçirirmiş. Daha fazla çalışabilmek için günde altı saatten fazla uyumazmış bu kadınlıktan çıkmış kadın!... Bak enayiye!.. Dünyada deli mi yok? Ulan enayi, niçin geldin bu dünyaya sen? Eğlensene biraz, dünyanın tadını çıkarsana! (Ellerini göğe açar.) Ey Allah’ım, sen deli kullarına birazcık akıl nasip et!..

(Gitarın tellerine dokunarak) O zaman yalvaracaksın bana Fatma. Ama yüz bulamayacaksın benden. Çünkü ben sanatıma âşığım. Sanat… Ne muhteşem kelime!... Sanat… Sanat, sanat içindir. Fakat hayır, sanat toplum içindir. (Kısa bir sükût… Hayır, bu da yanlış. Yeni bir teori ve ben Coni Bitıls. Yeni bir teori: Sanat kızlar içindir, sanat aşk içindir. Hepiniz köpekler gibi koşacaksınız ardımdan. Coni, Coni Bitıls end Bradırs; Coni Bitıls end Bradırs. Şöhreti dünyadan taşan bir isim ve müthiş bir orkestra: Bradırs… Alkışlar, alkışlar, alkışlar…

(Çılgın gibi, adeta alkışları işitmektedir.) Alkışlar ve kızlar. Benim için… Bana bu alkışlar, bu çığlıklar. (Işıklar söner ve projektör sahneyi aydınlatır. Fondan alkış sesleri gelir.) Beni alkışlıyorlar. Beni, ben Coni Bitıls’ı… Alkışlayın, alkışlayın. (Alkış seslerine Co-ni Bi-tıls diye tempo tutan kız seslseri karışır.) Lütfen üstüme hücum etmeyin kızlar. Söyleyeceğim, söyleyeceğim; Coni Bitıls marşını söyleyeceğim sizlere. Lütfen, lütfen sahneye çıkmayın. Sabaha kadar söyleyeceğim.

FONDAN SES: (Tempo halinde bayan sesleri) Co-ni Bi-tıls, Co-ni Bi-tıls

MEHMET: Evet başlıyorum. Lütfen üstüme hücum etmeyin Coni Bitıls marşını söylüyorum. (Alkışlar ve tempo kesilir. Ses tellerini koparırcasına bağırarak ve gitar çalarak şarkı söyler.) May neymis Coni, may neymis Coni… Coni Bitıls ar goink tu sukul, Coni Bitıls ar goink tu sukul… Go,go,gooo; no,no,nooo!

(Perde iner)

_________________
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör http://erturanelmas.megabb.com
Erturan Elmas
Admin
avatar

Mesaj Sayısı : 93
Kayıt tarihi : 13/10/08
Yaş : 61
Nerden : Bursa

MesajKonu: AYRANCI HASAN'IN OĞLU CONİ BİTILS   Ptsi Ekim 13, 2008 4:01 pm

İKİNCİ PERDE

YEDİNCİ SAHNE

(Dekor: Akıl hastanesinde tek yataklı küçük bir oda. Bir yatak, bir sandalye ve bir çöp kutusu… Duvarlarda duvar yazıları göze çarpar: Boşuna peşimden koşma Brigitte, sevmiyorum seni- Charles Bronson. Elveda dünyalılar, artık Jüpiter’e yerleşiyorum-Astronot Niyazi. İlk golümü burda attım-Pele. Yalan söyleme ulan, Pele benim- Hakiki Pele. Ben burada tahtaya çıktım-Napolyon. Dudağımda cigara, cebimde bol para, bir paket de Bafra, püf,püf,püf- Şair İsmet. Vaşingtonu satayrum- Nixon)

FONDAN SES: (Perde açılmadan önce) Yıl 1975. Martın yirmisi. Çarşamba. Gece.

MEHMET: (Deli gömlekleri içinde, sırtı seyircilere dönük, karşı duvara büyük harflerle yazdığı CONİ BİTILS isminin son harfini yazmakla meşguldür. Perde açıldıktan sonra yatağa oturur. Yastığın altından bir kâğıt kalem çıkarıp yazar.)
Yıl 9999… Şubatın otuz sekizi. Günlerden Çarşamba ertesi. Zaman gündüz ile gece arası. Bugün çok büyük bir gün… (Yazmayı bırakıp seyircilere) Bugün büyük pop yıldızı Coni Bitıls Türkiye’ye teşerrüf etmişlerdir. Yani ben, ben Coni Bitıls… Türk milletine tarihi bir sürpriz yaptım ve onlara Türkiye’de olduğumu açıkladım.

(Yataktan kalkar. Bundan sonraki sahnelerde hep sallana sallana, havalı bir şekilde yürüyecektir. Ayrıca her sahnede gittikçe artan kaş göz oynatmak, boyun çevirmek gibi tiklere sahip olacaktır.) Zaten birkaç haftadır Türkiye’deydim. Niyork sıkmıştı beni. Alkışlardan ve hayranlarımdan uzak kalmayı, sakin bir hayat yaşamayı arzuladım bir an. Şöyle dedim, ücra bir ülkeye gideyim, birkaç hafta kafa dinleneyim. Hem bu arada sakin kafayla birkaç beste çalışması yaparım. Böyle düşünürken Türkiye geldi aklıma. Sessiz, sakin, güzel bir ülkedir deyip geldim. Menajerim çok övmüştü burayı. Gerçi benim Türkiye’de de milyonlarca hayranım var ama Türkiye’ye geleceğimi tahmin etmedikleri için tanıyamazlar diye düşünüyordum.

Nitekim de öyle oldu. Küçük bir ev kiraladım. On-On beş gün mütevazı bir hayat yaşadım. Evden hiç çıkmadım. Beş altı kutu bisküvi ile idare ettim. Evden çıkmam tehlikeli olabilirdi. Hayranlarım hayal kırıklığına uğrayabilirdi. Çünkü yıllar evvel burada tanıştığım Mehmet Çelik adında bir arkadaşım vardı. Bir de Fatma… Tesadüf bu ya ben Türkiye’ye geldiğim gün bu iki geri zekâlı silâhlı olarak banka soymaya kalkışmış. Yakalanmışlar tabi. Güya bankadan çalacakları parayla ihtilâlci arkadaşlarına silâh alacaklarmış. Benim onlarla birkaç defa görüştüğümü bilir gazeteciler. Beni de soyguncu veya planlayıcı ilân edebilirler diye evden hiç çıkmadım. Bu zaman zarfında harika birkaç beste yaptım. Fakat nedense monotonluk canımı sıktı. Birden alkışları özledim, ışıkları özledim. Çıkayım dedim kendi kendime. Dışarı çıkayım. Türk halkına İstanbul’da olduğumu müjdeleyeyim. Sevinsin garibanlar. Hem sevinsinler hem de ses nedir, sanat nasıl yapılır öğrensinler.

Planladığım gibi de yaptım. Gitarımı alarak sokağa çıktım. Gitarım? Gitarım nerde benim? (Sağa sola bakınır.) Gitarım yok. Haa, evet; yatağın üstünde. (Yatağın altına bakar.) Yok, üstünde yok; o zaman altındadır. (Battaniyeyi açıp bakar.) Altında da yok. Evet buldum, çöp kutusunda. (Gidip bakar.) Burada da yok. Nerede gitarım? Yok, hiçbir yerde yok. Çalmışlar, gitarımı çalmışlar. Bir skandal, büyük bir skandal bu!... Coni Bitıls’ın gitarını çaldılar. Bu ne rezalet! Odama bir telefon bile koymamışlar. Ne biçim insan bunlar!.. Neyse, yarın bir telefon isterim. Vermezlerse çalarım. Fakat gitarım nerde benim? Haa, şimdi hatırladım. Kızlar üstüme hücum edince kırılmasın diye polisler aldı galiba… Evet evet, muhakkak öyle oldu. Herhalde devlet müzesine koymuşlardır Coni Bitıls’ın gitarı diyerek. Fakat tazminat davası açarım. Üç milyar dolar isterim. Aslında daha fazla istemem gerekir ama mühim değil. Hatıram olsun Türkiye müzelerine…

Öyle yaptım işte. Gitarımı alarak sokağa çıktım. Yoldan gelip geçenler bana ve gitarıma bakıyorlardı, fakat tanımıyorlardı beni. Nereden tahmin etsinler Coni Bitıls’ın İstanbul’a geleceğini? Ben kızlara bakıyor ve içimden “Enayiler” diyordum. “Az sonra benim kim olduğumu öğrenince çok pişman olacaksınız. Ama iş işten geçmiş olacak. Siz hiç pas vermeyin bana, bir defadan fazla bakmayın; kendimi tanıtınca civcivler gibi koşacaksınız peşimden. Bir imzalı fotoğrafımı alabilmek için birbirinizi ezeceksiniz.”

Sonunda karar verdim. Tanınmayan zat olarak sokaklarda yürümek sıktı beni. Coni Bitıls olduğumu Türk milletine açıklayacak ve sevindirecektim onları. Aksaray köprüsünün en üst yerine çıktım. Son bir defa daha baktım insanlara. Ve onlar beni hâlâ tanımıyorlardı. Ve astım gitarımı omzuma, en meşhur parçam olan Coni Bitıls go,go,go parçamı okumaya başladım. İnsanlar öylece kaldılar ve hayranlıkla beni seyre daldılar. Şaşkınlıkları ve mutlulukları kahkahayla gülmelerinden belli oluyordu. Ve herkes yanındakine beni işaret ederek “Bak” diyordu. “Köprünün üstünde haşin sesiyle şarkı söyleyen delikanlı var ya, işte o büyük şarkıcı Coni Bitıls’tır.” Onlar beni seyrettikçe, birbirlerine beni övdükçe ben daha bir şahlanıyor, daha çok bağırıyor, daha güzel söylüyordum şarkılarımı. Beş-altı dakika içinde hayran kitlem arttı. Çepeçevre sardılar beni. Her geçen saniye kalabalık arttı. Köprü tıklım tıklım doldu, taşıtlar geçemez oldu. Herkes beni görmenin, beni dinlemenin mutluluğuyla kahkahalar atıyordu. Ve ben hiç aldırmıyordum onlara.

Söylediğim şarkı bitmek üzereydi ki polisler geldi, kalabalığı yardı. Ben hayranlarıma dönüp “Evet” dedim. “Ben Coni Bitıls’ım. Tanıdınız beni ve çok sevindiniz. Ben de sizleri tanıdığıma çok sevindim… Ülkenizde birkaç hafta kalmaya niyetim var. Paralı ve parasız olmak üzere bir dizi konser vereceğim.” Ben böyle konuşunca kalabalık birden galeyana geldi, bir alkış tufanıdır koptu. Tam kızlar üstüme hücum ediyordu ki polisler çevremi sardı. Polisler beni kızların saldırısından zor kurtardılar. Sonra benim can güvenliğimi sağlamak için bir taksiye bindirip buraya getirdiler. Benim burada olduğumu hayranlarımın hiçbiri bilmiyor. Bu yüzden şimdilik emniyette sayılırım. Zavallı hayranlarım, kim bilir beni nerelerde arıyorlardır?.. Buradan çıkmam çok tehlikeli. Tuvalete giderken dahi yanımda birisi bulunuyor. Her yere bir gözcü nezaretinde gidiyorum.

Burası büyük bir köşk… Büyük apartmanlar ve yemyeşil söğütler, ulu çınarlar var burada. Sonra bu köşkte çok büyük şahsiyetlerle tanıştım. Az önce yemekhanede Napolyon’la karşılaştım. Bizim Napolyon saçlarını usturaya vurdurmuş. “Neden?” diye sordum. “Hiç” dedi. Önemsiz bir hastalık.” Bir sene saç uzatması yasakmış. Yemek dönüşünde Aristo’yla ayak üstü görüşüp felsefe yaptık. Hayranlarımdan biriymiş. Aristo bana “Kulak işitir.” dedi. “Evet, işitir.” dedim. “Sen de işitiyorsun.” dedi. Evet, ben de işitiyorum. “O hâlde sen bir kulaksın.” dedi bana Aristo. Doğru, o hâlde ben bir kulağım. Çok büyük bir filozof şu Aristo!... Fakat, fakat… Evet evet, Aristo yanıldı. Yanıldı Aristo. Evet, kulak işitir; ben de işitirim. Fakat ben kulak değilim kardeşim. Ben Coni Bitıls’ım yahu!.. Coni Bitıls’ım ben… Yanıldı Aristo. Yarın bu konuyu onunla tartışacağım.

Tesadüf bu ya bizim Amerika’nın başkanı Nikson’u da gördüm. Nikson liseden sınıf arkadaşım olur. Çok tembel, geri zekâlı, huysuz bir çocuktu. Ben ona zaten çok söylemiştim de dinletememiştim. “Oğlum Nikson, biraz ders çalış. Sen bu kafayla gidersen Amerika bambaşka bakanından başka bir şey olamazsın… Nitekim öyle oldu. Daha fazla yükselemedi bizim Nikson.

Bu geceyi burada geçireceğim. Sabah kahvaltısında hayranlarımdan Şekspir ile tanışacağım. Beni tanımak istemiş. Hazret-i İsa’ya rica etmiş. Ne olur beni Coni ile tanıştır demiş. Yarın sahneye çıkacağım. Kostümlerim de hazır… (Yatak çarşafını söker; çarşaf tam ortadan yırtılmıştır, yırtık yerden kafasını çıkararak çarşafı pelerin gibi giyer.) Çok güzel bir elbise… Paris’te diktirdim. Yedi modacı, yedi günde hazırladı bu kostümü. Kıyafet çok önemli… Coni Bitıls’ın her giydiği mükemmel olmalı. Çünkü yarın en az yüz bin kişiye konser vereceğim ve seyircilerin hepsi kız olacak.(Volta atarken) Kostüm güzel olmalı, Coni Bitıls’a yakışmalı. Bir dakika… Evet evet, ilham geldi. Bu notaları yazmalıyım bir kâğıda. İlham geldi. (Kâğıt ve kalemi alır, sandalyeye oturur, minibüs muavinlerinin müşteri çekmek için bağırmaları gibi sesler çıkararak bir şeyler yazar) Bossaraba, bossarabaaaa! (Boş araba) Aksıray, fıntıksade, tupkapi, besavliiiir!.. (Aksaray, Fındıkzade, Topkapı, Beşyüzevler.)

PERDE İNER
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör http://erturanelmas.megabb.com
Erturan Elmas
Admin
avatar

Mesaj Sayısı : 93
Kayıt tarihi : 13/10/08
Yaş : 61
Nerden : Bursa

MesajKonu: AYRANCI HASAN'IN OĞLU CONİ BİTILS   Ptsi Ekim 13, 2008 4:03 pm

SEKİZİNCİ SAHNE

FONDAN SES: (Perde açılmadan önce) Yıl 1975. Nisanın on biri. Salı. Gece.

MEHMET. (Aynı dekor. Sandalyeye oturmuş, kucağındaki kordonu kopuk telefondan numara çevirmektedir.) Doksan dokuz, doksan dokuz, doksan dokuz, bir daha doksan dokuz… Aloo, alooo!.. Saner Bey siz misiniz? Evet, ben Coni Bitıls. Memnun olabilirsiniz. Ben de memnun oldum. (Kalkar, telefon elinde dolaşarak) O meseleyi görüşmek istiyorum. Evet, yarın müsaidim. Beş veya altı parça okuyabilirim sizin gazinoda. Fakat on milyon dolar isterim Saner Bey. Çok mu? Hayır hayır, dokuz milyona asla sahne almam. Buna olanak yok Saner Bey. Malum, prestij meselesi. Olanaksız dedim. Demek kabul ediyorsunuz? Bir mesele daha var. Yüz binden aşağı seyirci olursa sahneye çıkmam. Yüz elli bin mi? Çok güzel!.. Demek yüz elli bin kişi alıyor sizin gazinonuz? Bu daha iyi… Bir mesele daha var Saner Bey. Seyircilerin en az yüz bini kız olmalı. İmkânsız mı? O hâlde kontratı iptal ediyorum. Hayır, doksan dokuz bini kabul edemem. Anlaştık değil mi? Ha, bir mesele daha var. Yaşı elliden aşağı olan erkeklere bilet satılmasın. Sen de her şeye itiraz ediyorsun be kardeşim!.. Hayır, on iki ile elli yaş arası erkekler benim konserime giremez. Tamam mı?.. Peki, bir mesele daha var. Kızların yaşı malum; on altıdan aşağı, yirmi ikiden yukarı olmayacak.
En önde sarışınlar oturacak, ortada kumrallar yer alacak, arkada ise esmerler olacak. Erkekler ise esmer güzellerin arkasında ayakta izleyecek konseri. Evet, anlaşıldı değil mi Saner Bey? Tamam, yarın saat yirmide… Gud baaay!

(Telefonu sandalyeye koyar. Birkaç saniye sonra numara çevirmeden tekrar telefonla konuşur.) Bir dakika Saner Bey… Kapamadınız değil mi? Ankara’ya nasıl geleceğim? Uçakla olmaz,

(Telefonu sandalyeye koyar. Birkaç saniye sonra numara çevirmeden tekrar telefonla konuşur.) Bir dakika Saner Bey… Kapamadınız değil mi? Ankara’ya nasıl geleceğim? Uçakla olmaz, çok yavaş gidiyor ve tehlikeli. Ef on altılar mı? Onlar da çok dar, ruhum sıkılıyor içine girince. Hayır, vapur yolculuğunu sevmem, deniz tutar beni. Temiz havada yolculuk yapmak istiyorum. Evet evet, fayton olabilir. Siz sabahleyin faytonu gönderirsiniz. Anlaştık, gud baay!..

(Telefonu sandalyeye koyup volta atar, kapıda biri varmış, ona hitap ediyormuş gibi bağırır.) Sensin ulan serseri!... Bak, canımı sıkma kadın; bayan demez döverim seni!.. Sen ne hakla bana serseri diyorsun? Benim kim olduğumu biliyor musun sen? Bilmiyorsun tabii. Bana derler Coni Bitıls… Şimdi anladın değil mi? Yaa, Coni Bitıls’ım ben…(Sağına soluna bakınır, ayakuçlarına basarak somyaya yaklaşır, yatağın altından sigara ve kibrit çıkarıp sigara yakar. Kibriti atacakken sigarayı atar, sonra yerden alıp siler, sigarayı hem içer, hem de onunla konuşur.)

Biliyor musun dostum, bir an neler düşündüm neler!.. Ben şimdi Coni Bitıls’ım değil mi? Farz et ki cebimde birkaç milyon dolarcık bile yok. Diyelim ki yatacak yerim de yok. Farzımuhal canım!.. İşte böyle bir durumda belediyeye ait bir parka girip bir banka uzanıp uyusam ve beni bu hâlimle bir kadın görse benim hakkımda ne düşünür? Çekinme, çekinme; söyle… Yaaa!... Serserinin biri diye düşünür değil mi? Fakat nasıl olur? Bana nasıl serseri diyebilir? Bana, ben Coni Bitıls’a… (Kapıya bakar.) Bak, kafamı bozma kadın, bir daha benim hakkımda böyle düşünürsen öldürürüm seni!.. Sen beni tanıyor musun? Benim milyonlarca hayranım var. Bana her gün kızlardan binlerce aşk mektubu geliyor.

(Yatağının altından bir kâğıt çıkarır.) Bak, oku, işte ispatı… Okuyayım da dinle. (Okur.) Ey haşin erkek, ey devlerin devi yüce Coni Bitıls!.. Ey ulu, yüce kocaman, büyük, iri Coni Bitıls! Seni çok seviyorum. Ne olur aşağıda yazdığım adresime gel. Samanyolu galaksisi, Dünya gezegeni, Avrupa kıtası, Brezilya-Kars… Fakat bu mektup ve bunun gibiler benim için hiç önemli değil. İstersem yakarım bunu. Çünkü her gün binlercesi geliyor bana. İstersem yakarım. (Kibriti çakıp yakar, kâğıt henüz tutuşmuştur ki söndürür.) Fakat yakmayacağım. Çünkü bunlar birer tarihi vesika. Tarihçiler hayatımı yazarken hiçbir yanılgıya düşmemeli. Tarih doğru aktarılmalı gelecek nesillere…

Telefon… Telefon çalıyor. Mutlaka hayranlarımdan biridir.Ne çabuk öğrendiler numaramı!.. Artık ardı arkası kesilmez, devamlı rahatsız ederler beni. (Ahizeyi alır.) Eloo!... Selma mı? Ha, anladım, Berna… Paraya ihtiyacım yok Berna Hanım, sizin servetiniz beni ilgilendirmez. Güzelliğinizle de ilgilenmiyorum. Ben sanatıma âşığım. Sadece bir gece mi? Hayır, olanaksız… Her gece doluyum. Sahne çalışmaları, plak işleri, film setleri, basın derken kendime dahi ayıracak vaktim yok. İşim var, gelemem dedim sana. Hayır, kapıyorum. (Telefonu kapar.)

Bıktım be!.. Bir dakika olsun kafamı dinleyemiyorum. Zırt telefon, pırt telefon... İşte bir tane daha… Ama cevap vermeyeceğim buna. (Volta atar, telefona) Çatlasan da açmayacağım, patlasan da… (Bir sükût.) Fakat açayım. Kongo’dan bir iş teklifi almıştım, şartları konuşmak için arayabilirler. (Ahizeyi alır, yüzü buruşur.) Fatma mı? Beni çok sevebilirsiniz, normaldir. Sizin gibi milyonlarca hayranım var benim. Hayır, teklifinizi kabul edemeyeceğim. Bir skandal olur bu. Basın yayın organları ne der hakkımızda? İhtilâlci bir banka soyguncusu ve ben Coni Bitıls; olacak şey mi bu? Lütfen intihar etmeyin! Hayır, üzülmem, aksine sevinirim. Çünkü bir daha rahatsız edemezsin beni. Cehennemin dibine kadar yolun var!.. (Kapar.) Aptal, intihar edecekmiş!.. Alelâde insanlarla buluşup görüşürsem sanat hayatım tükenir. (Volta atarak biraz düşünür.)

Fakat şunu bir türlü anlayamıyorum. Beyazlar giymiş iki adam bugün sorguya çekti beni. Daha önce de birtakım sorular sormuşlardı ama ben delidirler diyerek önem vermemiştim. Yine aynı şey oldu. Sanki bilmiyorlarmış gibi adımı sordular bana. “Coni” dedim. “Coni Bitıls” dedim, bir türlü inandıramadım. “Adın ne senin, senin adın ne?” diye sorup duruyorlar. Aptal mı bu herifler? Nerede doğduğumu, annemin ve babamın ismini sordular. Salakça sorularından bıktım ve “Geçen hafta yayımlanan Nivs Viik dergisinde hayat hikâyemi anlattım.” dedim. “Oradan okuyun.” dedim. “Ayrıca dünyanın en meşhurları isimli ansiklopedinin birinci cildi benim hayatımı anlatır, oradan ayrıntılı bilgi edinebilirsiniz.” dedim. Herifler deli midir nedir, yine de beni tanıyamadılar. Ha bire “Adın ne senin, nerelisin, babanın adı ne, İstanbul’da ne yapıyorsun?” gibi saçma sapan sorular sordular. İyice canım sıkıldı. “Programım var, gitmem gerekir.” dedim ama salmadılar beni.

Bu köşkten çıkmam tehlikeli olabilir. Hayranlarım beni sabırsızlıkla dışarıda bekleyebilir. Fakat burada neler dönüyor tam anlayamadım. Yarın yine adımı sorarlarsa besteleyip teybe kaydettiğim son parçamı dinleteceğim onlara. Sesimi duyunca belki akılları başlarına gelir. (Bir sükût) Teybim nerede? Teybim de yok. (Yatağını arar.) Yok… Çalmışlar. Gitarımı nasıl çaldıysalar teybimi de çaldılar. Skandal bu!.. Ya bestemi başka biri benden önce plağa okursa? İç işleri bakanına şikâyet edeceğim bunları, üç milyarlık tazminat davası açacağım. Ve tüm dünya basınına açıklayacağım bu skandalları. Bakalım o zaman Türk polisi dünya basınına ne cevap verecek?

PERDE İNER
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör http://erturanelmas.megabb.com
Erturan Elmas
Admin
avatar

Mesaj Sayısı : 93
Kayıt tarihi : 13/10/08
Yaş : 61
Nerden : Bursa

MesajKonu: AYRANCI HASAN'IN OĞLU CONİ BİTILS   Ptsi Ekim 13, 2008 4:05 pm

DOKUZUNCU SAHNE

FONDAN SES: (Perde açılmadan önce) Yıl 1975. Nisanın on dokuzu. Çarşamba. Gece. (Aynı dekor, telefon yok.)

MEHMET: (Öfkeli, volta atar.) Deli bunlar, deli!.. Beni tanımıyorlar, üstelik hakaret ediyorlar bana. Dinlemiyorlar beni. Günlerden beri “Senin adın ne?” diye sorup duruyorlar. “Benim adım Coni Bitıls” dedikçe benimle alay ediyorlar. Coni değilmişim ben… Adın ne, adın ne, adın ne?.. Çıldıracağım… Söyledim, şarkı da söyledim onlara. Yine de tanıyamadılar. En ünlü bestelerimi, hatta Coni Bitıls marşını dahi bağıra bağıra söyledim. Yine tanımadılar. Üç-dört gündür hep aynı… Devamlı sorguya çekiyorlar beni. Bestelerimi çalan ahlâksız Mozart’ın kafasında tabure kırdığım günden beri odadan da çıkarmıyorlar. Bu köşkte mahkûm muamelesi görüyorum. Bütün programlarım aksadı. Hayranlarım kim bilir bensiz ne hâle gelmişlerdir! Zavallı hayranlarım!.. Allah kahretsin, her şey alt üst oldu. Ne biçim insan bunlar!.. Serseriler, cahiller!...

(Aniden durur.) Yazacağım. Dün ve bugün başıma gelen her şeyi yazacağım. Bütün sırları ifşa edeceğim kamuoyuna. Yazdığım bu tarihi gerçekler elbet bir gün yetkililerin eline geçecektir. Bu reziller de cezasını çekecektir. Kaçırdılar beni. Mutlaka fidye isteyeceklerdir. Fakat yazacağım… Evet, şerefim beş para olacak ama tüm gerçekler ortaya çıkacak. Tarih, gelecek nesillere yanlış aktarılmayacak. Coni Bitıls’ın ne tür hakaretlere maruz kaldığı vesikalarla ortaya çıkacak.

(Yatağın altından kalem kâğıt çıkarır, oturup yazar.) Yıl 5549. Milattan önce. Aylardan cuma, günlerden nisan, perşembenin yetmiş dokuzu. (Elindekileri somyaya bırakarak) Evet, gitarımı ve teybimi çaldılar; ses çıkarmadım. Bu kepazelikler yetmiyormuş gibi, bu rezil adamlar ne yaptılar biliyor musunuz? Ey gelecek nesiller!.. Bu adi insanlardan ve onların ağa babalarından hesap sorunuz. İşte tarihin en büyük hakikatini açıklıyorum. Evet, beni dövdüler, yanlış duymadınız; beni, ben Coni Bitıls’ı dövdüler…

(Işıklar söner, bir projektör sahneyi aydınlatır.)

FONDAN SES: (Yavaş yavaş yaklaşan ayak sesleri işitilir.)

MEHMET: (Somyadan kalkar, korkarak kapıya bakar.) Geliyorlar, yine geliyorlar. (Fondan ses devam etmektedir. Ayak sesleri yaklaştıkça Mehmet dehşete kapılır, saklanacak yer arar.) Yine adımı soracaklar, yine dövecekler beni. Geliyorlar, geliyorlar…

FONDAN SES: (Gıcırtıyla açılan bir kapı sesi, sonra ayak sesleri, sonra sessizlik…)

MEHMET: Ne olur gelmeyin, bana bir şey sormayın! Yalvarırım, ne olur!

FONDAN ERKEK SESİ: (Ağır, ürkütücü ve yankılı) Adın ne senin?

MEHMET: Söyledim size, söyledim ya!.. Coni dediydim hani… Coni Bitıls dediydim ya!..

FONDAN ERKEK SESİ: (Yüksek tonda, ekolu, korkutucu) Adın nee?

MEHMET: Coni, Coni Bitıls!...

FONDAN SESLER: (Önce bir vücuda vurulan sopa sesleri, ardından kahkahalar ve yankıları…)

MEHMET: (Sopa sesleri işitildiğinde vücuduna vuruluyormuş gibi kafasını elleriyle kollayarak inler ve o köşeden bu köşeye kaçmaya çalışır.) Ah, vurmayın, ah!.. Durun, yalvarırım vurmayın!..Ah, imdat!..

FONDAN ERKEK SESİ: (Yankılı ve çıldırtıcı) Adın ne senin?

MEHMET: (Yerde inlerken) Coni Bitıls.

FONDAN SESLER: ( Üç defa sopa sesi, ardından kahkahalar…) Adın ne senin? Senin adın ne?

MEHMET: (İnatçı) Coni, Coniii!..

FONDAN SESLER: (Öfkeli) Coni mi? (Sopa sesi) Coni mii? (Sopa sesi) Coni mii? (Sopa sesi)

MEHMET: (Yerde kıvranarak inatla) Coniii!.. Conii!.. Conii!..

FONDAN SESLER: Coni miii? (Art arda vurulan sopa sesleri…)

MEHMET: (Bitkin, tükenmiş, inadından vazgeçmiş hâlde) Hayır hayır, değil… Coni değil… Ben Coni değilim. Sizin dediğiniz olsun. Coni Bitıls değilim ben!.. (Yavaş yavaş yerden kalkar.) Yere batsın böyle şöhret!.. Ne olur serbest bırakın beni!... Vazgeçtim şarkıcılıktan, meşhur olmayı istemiyorum artık!...

FONDAN SAZ SESİ: (Anadolu’nun yanık türkülerinden biri çalınmaktadır.)

MEHMET: (Saz çalan kişiyi arar gibi yaparak) Bu ses… Bu ses…Saz sesi bu!...

ANNE SESİ: Mehmet, evlâdım, Mehmet’im benim!..

MEHMET: (Ağlamaklı) Ana, anaaa!.. Nerdesin ana, nerdesin?

ANNE SESİ: Mehmet’im, bir tanem, yavrum!..

MEHMET: (Sağa sola koşuşarak) Anam, nerdesin biricik anam? Kurtar beni anaaa!

ANNE SESİ: Üstünü ört yavrum. Yatmadan önce üç Kulhüvalla, bir Elham oku. Allah’a dua et yavrum!..

FONDAN ERKEK SESİ: (Kahkahalar…) Adın ne senin, senin adın ne? (Sopa sesleri…)

MEHMET: (Sopa sesleriyle yıkıldıktan sonra) Vurmayın, tamam, vurmayın!.. Mehmet’im ben… Ben Mehmet Demir’im… Ayrancı Hasan’ın oğlu… Sazpınar’dan… Ayrancı Hasan’ın Mehmet!..

FONDAN SAZ SESİ

MEHMET: (Umutla kalkar.) Köyüm, köyümü istiyorum!..

KIZ SESİ: Meemet, seni çok seviyom Meemet!..

MEHMET: Ayşe!... Ayşe’m, nerdesin?

KIZ SESİ: Gel Meemet, seni çok özledim, gel gayrı…

MEHMET: (Sevinçli) Geliyorum Ayşe, geliyorum. (Kapıya koşar, açamaz. Kapıyı yumruklamaya başlar, hıçkırıklarını salarak yere yığılır.)

(Fondan gelen saz sesiyle birlikte perde iner)

SON

Erturan Elmas
İstanbul / 1978
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör http://erturanelmas.megabb.com
 
AYRANCI HASAN'IN OĞLU CONİ BİTILS
Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası
 Similar topics
-
» kerbela (imam hüseyini vurdular)

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
EDEBİYAT HAZİNESİ :: Erturan Elmas'ın Eserleri :: Tiyatrolar-
Buraya geçin: