EDEBİYAT HAZİNESİ

Edebiyat Severlerin Buluştuğu Nokta!
 
AnasayfaSSSAramaÜye ListesiKullanıcı GruplarıKayıt OlGiriş yap

Paylaş | 
 

 YÜREĞİMİN FAY KIRIKLARI

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek 
YazarMesaj
Erturan Elmas
Admin
avatar

Mesaj Sayısı : 93
Kayıt tarihi : 13/10/08
Yaş : 61
Nerden : Bursa

MesajKonu: YÜREĞİMİN FAY KIRIKLARI   Perş. Ocak 15, 2009 1:30 pm

YÜREĞİMİN FAY KIRIKLARI
“ Depremin çocuklarına”
Beni o dağlar çekiyor…
Dalgalar…
Kıyılara vuran hırçın deli dalgalar…
Bozkırda sular basıyor düşümü, derin bir ormanda ceylanlar pınardan su içmeye iniyor.Irmaklar görüyorum, avuçlarımdan Karadeniz’e dökülüyor.Garip bir ürpertiyle uyanıyorum gece yarısı…
Duvardaki haritada kuzeye bakıyorum, yağmurlar çekiyor beni, gümüş yakamozlar,takalar geçiyor hayalimden,balıkçı motorları ve martılar…
Kurak topraklarımı tutuyorum denize karşı…
”Fikrinde su olan derya görür düşünde’’derdi büyükbabam. Fikrimde ovalar, deniz, yağmurlar vardı. Düşümü hayra yoracak yıllar uzaktı henüz. Bozkırdı vatanım, yağmura hasret topraktım ben.
Karadeniz sevdasını, Köroğlu destanıyla kundağıma sarmış meğer annem.

***
99’ un sonbaharıydı.
Ayrılıkların mevsimi.Hüzne müptela gönlüme, turuncu bir eylül perdelerini geriyordu. Elimde eskimeye yüz tutmuş valizim. Yarısı kitap dolu, yarısı hüzün…Düşlerimi hayra yoracaktı yürüdüğüm yollar, idrakimde biriktirdiğim ne varsa ülkemin çocuklarına adayacaktım.Yoldaydım,yolun başındaydım.
Yağmurun bile elleri başka vuruyordu otobüs camına, yağmuru ilk kez böyle telaşlı, böyle ürkek, böyle savruk görüyordum. Yağmur giyinmiş bir ulaktı sanki gördüğüm, pürtelâş bana bir şeyler anlatıyordu. Fakat ben henüz yakaza bir anı toparlayıp, anlatamıyordum. Sustum, müphem bir sese karşılıksız sustum. Yağmur kuşlarını canhıraş havalanırken gördüm sonra…
Sonra alnımda dalgalanan nazlı al bir bayrak…Ömrümü o naza adıyordum.
‘’Şimdi sıra bende!’’diye atan bir nabız sağ bileğimde.
Deniz, yağmur ve ırmakları coşkun bir cennet köşesine gidiyordum. Sisi taç eylemiş bir durakta Bolu dağını gördüm. Bozkır düşümün ilk bölümü ayan oldu bana. Kırklara karışmış, sır olmuş Köroğlu’nu aradım. Elbet göremezdim, çünkü kalp gözüyle görünen dünyaların henüz farkında değildim.
İnsana berrak bir nefes veriyor bu dağ, yüreğime bir heybet... Fırından yeni çıkmış simit kokusu ve karşı sandalyede müşfik bir dostun yüzüne bakmak gibi, dağların dumanı, yeşilin bin bir tonu ruhuma öyle rahiyalar bahşediyordu. Otobüs dik, virajlı bir vadiden, kollarını kocaman açmış bir ovaya doğru süzülüyor, eylülün hüzünlü gözlerine akşam çöküyordu.
İçimdeki Anka kuşu, kanatlarını kuzeye çevirdiğinde bilmiyordum, beni bekleyen gerçekleri. Bilmiyordum, dudağını uçukladığının kıyıların, devasa bir ahtapot gibi yorgun yatan denizi bilmiyordum, yakamozları yaralı, martıları susmuş; deprem gecesinden sonra kararan dimağlara sabah güneş doğsa da, gri yıkık duvarlar arkasında kalmış gülüşleri, gözyaşlarının yanaklarda açtığı derin vadileri, depremin esaslı yarayı hafızalarda açtığını bilmiyordum.
Yıkılan gönüllermiş, hayaller, umutlar… Gece sıfır üçte en tatlı yerinde giyotin hızıyla bölünen yarınlarmış. Kırk beş saniyede dumura uğramış ne varsa. Kırk beş saniye yılların birikimini silmiş süpürmüş. Evler barınak değil, birer zindan olmuş gözlerde, hayatlar son hız giden bir trenin raydan çıkışı gibi pervasız bir çığlığa bürünmüş. Acının siyah örtüsü kaplamış sokakları.
En çok çocuklar üşümüş. Onların papatya elleri…
Nasıl ısıtmalı...? Nasıl…?
Korkudan gözbebekleri kocaman olmuş bu minik eller, gri gölgeler yerleşmiş bakışlar ne olacaktı… ? Sonra sobalı çadırlar, sonra çadırlarda yangın, sıcak bir yastıkta mışıl mışıl uykuya hasret gözler… Çığlıklarını duymamıştım, karanlıkta yitip gidenlerin. Geride kalanlar ispatıydı; yumuşak yastıkta pıtıraklı uykuların.
İlk gün, evet herkesin heyecanla başladığı o ilk gün ben içimde ağlayan bir bozlak sesiyle üç katlı, duvarları esmer bir suskunluğa duçar olmuş okul koridorlarını arşınladım. Mahir dalgıçları bile alıp, götüren bir girdap geçmiş hayallerin, hafızaların üstünden. Düşüncelerde kaos, rüyalarda kabuslar başlamış. Her ateş düştüğü yeri yakmış, kızıl ve mor bir anı kalmıştı geride. Manen yaşanan çöküntü hesaplansa, yekunu yürekler parçalar… Çadırlar, battaniyeler, sıcak bir tas çorba bedenleri ısıtsa da ,yürekler üşümüş bir kere…
Kırk beş saniye…
Bir dakikadan da az…
Mamur bir ülke hak ile yeksan…
Dersin tam ortasında ellerini başının arasına alıp, bağıra bağıra ağlamaya başlıyordu Hatice…
Birden aklına düşmüş babası… Gözlerinde bir ayrılık ağlıyordu. Sıfır üçte yıkılırken duvarlar, babasına seslenmiş; baba duymamış, sesini yutmuş dev gibi bir gürültü, sabah, akut,babasını sedyeyle götürmüş.
Özlemiş Hatice… Çok özlemiş babasını…
’’İyileşince gelecek’’ demiş annesi…‘’Öğretmenim’’ dedi ‘’biliyorum bir gün okul çıkışında sürpriz yapacak babam, beni kucağında götürecek eve.’’ Babası toprak olmuş Hatice’ye, hangi dilden anlatabilirdim, gidenin asla dönemeyeceğini. Yutkunup sustum. Saçlarındaki poyrazı okşadım.

Çadırlardan bir gece yarısı yükselen sancılı bebek ağlamaları… Çaresiz annelerin üşümüş çocuklarına gelmişim meğer. Henüz yanakları süt kokan bu çocukların gözlerindeki ışığı söndürmüştü deprem… O çakmak çakmak gözler yoktu karşımda. Hepsinde soru işareti, hepsinde korku, hepsinde kuşkunun siyah kanatları ve çaresizliğin kavruk kokusu...
Ezan sesinden sonra sokaklara en çok yakışan sesler susmuştu bu şehirde. Bağıra çağıra koşan çocuklar, az sonra yıkılmasından korkulan duvarlardan nasıl kaçabileceğinin hesabını yapıyordu. Molozlar temizlenmemiş, her an gözler önünde viran olmuş bir şehirden geriye kalan küller savrulup duruyordu.
Yeşilliğin içinde, heybetli dağlara bakan pencerelerim vardı her girdiğim sınıfta. Cennetten bir bahçede Türkçe dersi vermek kaç kişiye nasip olur? Hele yağmuru bol, toprakları münbit bir coğrafyada. Fakat, karşımda donuk bir cennet duruyordu.Yeniden yeşermeliydi bahar. Yeniden bülbüle naz eden mayıs gülleri kızarmalıydı bahçelerde. Nisan yağmuru inciler düşürmeliydi istiridyenin kabuğuna.

Sene 2000.
Kış sert geçti. Hiç olmadığı kadar kar yağmış, herkes şaşkındı. İçimden bozkırın kışını beraberimde mi getirdim diye geçirirken gülümsedim kendime, severdim karı da yağmur kadar.Ne güzel yakışmıştı yemyeşil çam ormanlarının üstüne kar... Belki ondandır gurbet içime hemen çökmedi o kış.
Okul, bir köyün sınırına kurulmuş, taşımalı bir ilköğretim burası. Köy çocukları hepsi.Kimi Laz, kimi Abaza, kimi Çerkez… Hepsinin ortak bir marşı var, bağıra bağıra okuyorlar,andımızı bir yemin gibi anıyorlar.
Onlar okuyor, ben dalgalanıyorum…
Tüylerim her sabah diken diken...
Kalemimin ucundan geleceğe uzanan bir yolun başındayım. Siyah meşin kaplı bir defter önümde… Elimde mürekkepli kalemim. Bir ömür sürecek bir yola, bir ahde sargın yüreğim ve işte o an… o an…
Nikahım kıyılmıştı öğretmenlikle,hem de gönülden bir nikah…!Kalemi daha sıkı kavradım ,yüreğine kazır gibi sayfanın, ilk dersimi yazdım. Evet, evet kabul ediyorum; her taşın altına ben elimi koyacağım, ahdım olsun! Diye attım imzamı. Tereddütsüz, el yazısıyla ‘Canan’ yazdım.
Kafamı kaldırdığımda gözlerimin etrafı terlemişti biraz…
Yeni açılmış kalem kokusu…
Evet diyorum, evet… Okuldayım…
Kitap, defter tamam…
Tamam olmayan bir şey var muhakeme, olmayan bir şey var dikkat.
Medeniyetlere yön verecek, insanlığa meşale tutacak bu beyinlere, yüreklere rehber olacağım.İşim zor,yüküm ağır, vebalim büyük.Bir neslin kulaklarında çınlayacak sesim.Her sözüm akıllara yazılacak,her hareketim yüreklerde iz bırakacak. En son pencerede saçları örgülü kızın gözlerindeki tereddüdü güvene çevirmek işim. Öğretmenim ,gönül işçisiyim ben. Ellerim başaklar gibi uzanmalı her birinin omzuna… Tebessüm dudağımda’ günaydın’ demeliyim, derken gözlerinin içine bakmalıyım.
‘’Nasılsınız öğretmenim?’’
‘’Şimdi seni gördüm daha iyi oldum’’ dersem gönül fethim daha kolay olacak biliyorum. Üşümüş bakışlara sıcacık bakmalı, ısıtmalıyım Ayşegül’ün ellerini, Merve’nin atkısını alıvermeliyim; şaşırmalı bu şakama ‘’öğretmeniiim!!!’’ diye ışık saçmalı dişleri.Cüneyt’in omzuna dokunup; ‘’Bu gün de geldin ya okul ne güzel göründü gözüme be Cüneyt’’ demeliyim…Yoksa…Yoksa uyandıramam kırk beş saniyelik kabustan…Yanından annesi birazcık uzaklaşan ve uykusu kaçan bebekler gibiydi öğrencilerim de.
(Devamı var)

30 Eylül 2008
Güz Yağmuru
Canan DİNÇ
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör http://erturanelmas.megabb.com
Erturan Elmas
Admin
avatar

Mesaj Sayısı : 93
Kayıt tarihi : 13/10/08
Yaş : 61
Nerden : Bursa

MesajKonu: YÜREĞİMİN FAY KIRIKLARI (Devam)   Perş. Ocak 15, 2009 1:31 pm

Yükünü almış ve ufuklar aşacak bir gemiydim artık.Bulanık bakan gözler,bir korkunun teslim aldığı gözler...Kelimeleri yüreğinde korkmuş,dudakları bir ayrılığın eşiğinde hüzünle kavrulmuş, bir kapı çarpmasında başını çığlık çığlığa kollarının arasına alan bu güzelim çocuklar…
Dikenli bir yolda yürür gibi çetin…
Unutmuyorum cephedeyim…
Her an teyakkuz…
Cam fanus elimde kırmadan Karadeniz’e dökmeliyim. Ve onlara tekrar karşıdaki dağların ne kadar güzel ve mağrur; yağmurun ne kadar bereketli ve cömert olduğunu hatırlatmalıyım. Çağırmalıyım yiten ve giden ümitleri, korkunun hapsettiği yürekleri kınından çıkarmalıydım. Kuşanmalıydılar sonra bilgiyi.
Cennet bir vatan köşesinde, cennetin farkında olamamak…
Göremeyenden daha bedbaht kim vardır ki… İçten içe üzülüyorum fakat hep o mısra aklımda:
‘’Sen tohumu saç, bitmezse toprak utansın…’’

Bir metin okuduk, heceleyen Zeliha’ya gülümsedim, Nusret henüz yazmayı bile öğrenememiş gülümsedim… Âdem içine yerleşen panik duygusunu atamamış saçlarını okşadım… Henüz Dedem Korkut’u bile duymamış, bir masal sıcağında uykulara dalmamış bu çocuklara bozkırın kollarını açmak her şeyden öncelikliydi benim için. Metinleri izah ederken Cin Aliler, dağlar, ormanlar çiziyor; dersimiz resim dersine dönüşüyordu adeta. Amacım sözcüklerle görüntüyü birleştirmek ve geri çağırmaktı muhakemeyi. Derenin kıyısında köprü kuran Deli Dumrul’u, Çanakkale’de vatan aşkını, destanlaşan tarihimizi, şiirleri, yanık halk hikayelerimizi, hele hele Köroğlu’nu ekmeliydim yüreklerinin merkezine.Depremin nesnesi olmuş ve hayata edilgen bakan bu yüreklere tekrar ya tozu yutan ya tozu yutturan olursun, başka seçenek yok çizgisine getirmeli içlerindeki kanı, doludizgin akıtmalıydım. Öznesi olmalıydılar kendi hayatlarının.
Bakışlar ısınmalı, duvarlar kalkmalı aradan ve gökle birleşmeliydi zaman .

Neden sonra zil çaldı ve zilin sesi bizi başka bir dünyadan sınıfa getirdi o an.
Uyandık.
Hadi dedim, hadi… Ben en çok teneffüsü severim!!!
Koşa koşa çıktılar, akılları kaldı Köroğlu’nda biliyorum.
Gülümsedim.
Haliç’e bir gemi daha indirmiş kadar sevindim.
Derslerimiz tebeşirin eşliğinde, sesimi mesnevi yumuşaklığında ezerek anlatırken alınlarında parlayan ışığı görmek tarifsiz duygudur. Dillerini bağlayan düğümü çözmek, söyleneni algılamak büyük iş…
Derslerin hasat zamanı sınavlar geldi sonunda. Soruları görünce sevindiler. Gözlerime müteşekkir bakıyorlardı. Her zamanki bakışlarımla, kahve tonunda gülümsedim onlara. Başarılar diledim. Masama geçtim. Ajandamı çıkardım. Gülbeyaz’ın hikâyesine devam ettim. Başımı hiç kaldırmadım. Kimseyi uyarmadım, arada bir ‘buradayım manasında’ öksürüyordum o kadar. Kırk dakika bitti, zil çaldı.
Tamam, mı çocuklar? Coşkuyla: “ Tamam öğretmenim’ dediler. Aldım elime 36 kâğıdı ve onlara o güne kadar bakmadığım bir ciddiyetle bakıp:
--Çocuklar ne sınavı oldunuz siz?
--Türkçe sınavı dediler hep bir ağızdan.
--Emin misiniz? Kırık bir:--eveeetti çıkan ağızlarından.
---Hayır dedim hayır…
---Türkçe sınavına daha zaman var.
--Ben sizi bu gün dürüstlük sınavı yaptım!!! Şimdi bu kağıtları alın ve kendinize notu verin bakalım. Kâğıttaki bilgilerin kaçta kaçı sizin; kaçta kaçı yan sıradaki arkadaşınızın?

Sınıf sustu.Kalemler sustu…
Bakışlar dondu..Nefesler kısıldı…
Bunu sizden beklemezdim, diyen bir bakış attım sonra.Başım önde oldukça düşünceli,biraz da hayalleri yıkılmış, çok üzgün bir edayla sınıftan cıktım.İstiyordum ki,parlayan düşlere,canlanan hafızalara,açılan zihinlere edep libası giydireyim.Başkalarının omzuna basarak yükselmenin kötülüğünü göstereyim.Ektiği tohum, toprak altında çürümüş rençber gibi üzgün bakıyordum, şaşkındılar, utanmışlardı ve pişman…İstediğim olmuştu, tam bir baraj yapacak noktaya gelmiştim.
--“Özür dileriz öğretmenim” dediler.
--Hepimiz sıfır verdik kendi kâğıdımıza.
--Biliyordum, siz asla bir başkasının ekmeğine tamah etmeyecek kadar mağrursunuz. ‘’
Çakır’ın gözlerinde ışık yandı o an, Musa’nın elindeki kalemi daha sıkı kavradığını, Sevde’nin gözlerinin bulutlandığını, Hale’nin ruhundaki Nene hatunlara dokunduğunu hissediyordum… Kagıtları dosyamın içine yerleştirip, ilk sınavı haftaya bıraktım.

Kış bitiyordu...
Neden, niçin, nasıl, ne zaman, nerede ….?
Metinleri, gramer bilgilerini süsleyen sıcak bir hikâyemiz muhakkak vardı. Ders yetişmese de olurdu. Sonra sonra şiirler, şairlerin hayatlarından anekdotlar, sardı o güzelim yürekleri… Yavaş yavaş parlayan zekâlar bana öyle sorular sormaya başladı ki terledim karatahta başında. Üç yılım bitmişti. Artık hikâyeler Yusuf’tan, fıkralar Hüseyin’den, destanları Ahmet’ten dinliyorduk… Ben arada bir karşıdaki dağlara dalıyor, gururla onları dinliyordum.
Elif:
-- Öğretmenim ‘’Gülbeyaz’’ dedi…
--Gene yazdınız mı Gülbeyaz’ı?
--Okur musunuz?
Ajandamı açtım,
Gülbeyaz—12. bölüm:
‘’Nöbetçiyim o gün.Okulun ilerisinde bir bahçe var.Cüneyt’i oradan gelirken gördüm.Ne işi vardı orada?Altıncı sınıflara dersim var ama ,çözmeliydim bu işi.Derse girdik.Cüneyt iki arkadaşıyla sıvışıyor pencere altından.Arkalarından baktım, istikamet yine orası.Beş dakika sonra,geleceğimi söyleyip, çıktım sınıftan.Bahçeye yaklaştım,çitin hemen dibinde ellerinde poşet,nefes alıp veriyorlardı.Ciğerimin yandığını hissettim!Yavaş yavaş ağaran güneşler kalbimde gurup etti o an…Bakışlarımda kahve gülüşüm soldu. Karardı, sanki gökyüzü.
--Cüneyt!…dedim
--Bu ne…?
Korkuyla kalktılar,ceplerine atmaya çalışıyorlardı suç aletlerini.
--Hayır dedim oturalım.Derin bir nefes aldım , o tertemiz masum yüzlerine baktım bir süre.
--Şimdi ben ne yapacağım söyler misiniz?…
--Ben ne yapacağım? Size dair içimin bahçesinde boy veren gülleri soldurdunuz,işte bakın burada,tam da şu anda, yeşeren vadilerimi çöle verdiniz; uykularım küsecek kirpiklerime,her gece kovalayıp tutamayacağım güneşi sizin yüzünüzden.Söyleyin bakalım ,ben ne yapacağım.?Bir çare düşünün bana ve geri verin size dair ümitlerimi...!
Elleri ceplerinde ,bakışları soru dolu,çokça mahçup ve kararsız üç kafadar duruyordu karşımda.
--Beni teselli edin..Çözün bu işi… Diyordum.
--Yani siz şimdi bizi disipline vermeyecek misiniz? Dediler, bulanık bir bakışla.
--Ailemize söylemeyecek misiniz öğretmenim?
Tabi ben kolay olanı seçmeyecektim. Tam kaleyi fethedeceğim bir anda feda edemezdim bir azara, üç beş tokada bu anı. Kararlı ve emin duruşumla:
--Ebetteki hayır… Benim derdimi çözecek mi sizi disipline vermek ya da siz vaz mı geçeceksiniz? Sanmam, dedim…
Cüneyt ağlamaya başladı .
--Öğretmenim özür dileriz ne olur affedin bizi!!!!….Sizin bu kadar üzüleceğinizi bilseydik bunu yapmazdık.Yemin,billah ediyorlardı.Benim başım önümde:
--Ne yapacağım şimdi çocuklar ne yapacağım…? diye ritmik aralıklarla psikolojik baskı yapıyordum.
Böyle bir tepkiyi ilk kez gören çocuklara ‘’Fırat’ın kıyısında bir koyun kaybolsa Allah bunu Ömer’den sorar’’diyen zatın hikayesini anlatmaya başladım.
--Kaldı ki, sizi ben koruyor, gözetiyor sanıyordum…Oysa ne kötü bir öğretmenmişim, haberim yokmuş.Ben görevimi yapamamışım. Siz burada kendinize kıyarken, benim ruhum duymamış.İyisi mi ben bu mesleği bırakayım ,madem yapamıyorum…
Nasıl tutuştular…Nasıl..Yeminler…Sözler…Çete çöktü;ülkemin en önemli kalesini fethetmiştim.Fatih’in İstanbul ‘a girişi gibi onurla girdik okula.Kavgacı gurup artık okulda ağabeylik yapıyor ,kendilerini affettirmek adına her iyiliğe koşuyorlardı.’’

Aradan dört yıl geçmiş, üç tane delikanlı beni ziyarete gelmişti. Yanlarına doğru yaklaştıkça bunların Çakır, Cüneyt ve Yusuf olduğunu anladım. Bana veda etmeye gelmişler... ’’Hocam,’’ dedi Cüneyt, “Biz askere gidiyoruz elinizi öpmeye geldik.”Müthiş bir duyguydu bu…!!!Tarifsiz bir sevinç anı…!!!’’Hocam Mehmetçik olacağız…Vatan borcu namus borcu…ne olur kaçmasın uykunuz ,namlu elimizde düşmana dur! diyeceğiz…’’Boğazıma bir şey saplandı.Sevinç, mutluluk ve hüzün karışım bir tat…Bulutlandı gözlerim, “Yolunuz açık olsun.” dedim.Tezkerenizle gelin hayırlısıyla bir daha…
Gittiler…
Birkaç ay kaldı dönmelerine…

Yıl 2008.
Lisedeyim dört yıldır .Geleceğin anneleri,geleceğin insan mimarlarına edebiyat dersi anlatıyorum.İlk konum illa edep!Sonra edebiyat.
Esin ajandasına Cemil Meriç’ten notlar almış. Betül Mevlana’dan çok etkilenmiş, Mesnevi’nin ikinci cildini istedi dün sabah. Gamze Yunus’un hayatını okumuş, Pınar dün gece şiir yazmış yağmura… Merve düşünde bir deniz görmüş martıları çığlık çığlığa…Büşra Yahya Kemal’den bir rubai ezberlemiş ,Hülya bu sabah ilk derse Yavuz Bülent Bakiler’in ‘’Cebeci İstasyonu ve Sen’’ şiirini hazırlamış..Bu gün Gülay Faruk Nafiz Çamlıbel’in ‘’Sanat’’ şiirini o kadar güzel tahlil etti ki , nihayet kitap kurdu oldu Sevgi…
Ha, bir de Cüneyt bir mektup yolladı bana, sonuna bir şiir yazmış, Necip Fazıl’a bir kez daha hayran olmuş.
“ Mehmedim sevinin başlar yüksekte,
Ölsek de sevinin geriye dönsek de,
Sanma kalır bu tekerlek tümsekte,
Yarın elbet bizim, elbet bizimdir !!!
Gün doğmuş ,gün batmış ebed bizimdir.!!!. ”
30 Eylül 2008
‘’Güz yağmuru’’

CANAN DİNÇ
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör http://erturanelmas.megabb.com
Canan Dinç



Mesaj Sayısı : 1
Kayıt tarihi : 04/06/09

MesajKonu: Geri: YÜREĞİMİN FAY KIRIKLARI   Perş. Haz. 04, 2009 2:19 am

Değerli ögretmenim,geç farkettim hikayemi foruma eklemişsiniz bu jestinizden verdiğiniz önemden dolayı çok teşekkür ederim.Haberimiz bile olmadı bir forum oluşturduğunuzdan.Hayırlı uğurlu olsun ,daha çok paylaşımlarda görüşmek umuduyla esen kalınız.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
 
YÜREĞİMİN FAY KIRIKLARI
Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
EDEBİYAT HAZİNESİ :: Sizden Gelenler :: Hikayeler-
Buraya geçin: